ŞEHİR – DIE STADT

ŞEHİR – DIE STADT

 

 

Alman sosyolog Max Weber tarafından yazılan Şehir ( Die Stadt ) – Modern Kentin Oluşumu, herkesin bildiği şehir kavramının -yaşayan bir şey olduğunun- tam olarak açıklanamaması üzerine aydınlatıcı ve önemli bilgiler sunan bir eser olarak ortaya çıkmıştır. Max Weber, eserinde, Ortaçağ’dan bugüne özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra Avrupa ve Amerika’da şehir kavramının teorik gelişmelerinin aşamalarını gözden geçirmiş olup şehirlerin çekiciliklerini ve bunlarla beraber gelen sorunlarını örneklerle anlatmıştır.

Yazar, kitabında ana amaç olarak şehir ve şehir oluşumunu detaylı bir şekilde örneklerle anlatma yolunu seçmiş, tarihsel oluşumları büyük bir titizlikle incelemiş ve bunların şehir gelişimiyle bağlantısını, diğer sosyologların görüşlerini araştırarak da değerlendirmiştir. Amerikan şehir teorisinin ilk biçimleri, ekolojik şehir teorisinin yükselişi, sosyal-psikolojik bir şehir teorisine dair notlar, şehir teorisi konusunda Avrupa’daki gelişmeler, şehrin doğası, şehrin ekonomik karakteri – pazar yerleşimi, tüketici ve üretici şehir tipleri, şehir ile tarım arasındaki ilişki, mülkiyet hakları, antik ve orta çağlarda aristokratik şehirler, şehrin vergilendirme yetkisi, eski ve orta çağlarda demokrasi başlıkları kitabın ana başlıkları olarak sayılabilir.

Kitapta, yazar söylediği her düşünceyi sebep sonuç ilişkisi içinde anlatıyor.Yazarın kendi düşüncelerinden çok, tarihsel olaylar ve buna bağlı olan şehirsel ve toplumsal gelişimler yer almaktadır. Örneğin Sanayi Devrimi’nden sonra gelişmiş şehirlerin nüfuslarının artması hatta yabancı doğumun daha fazla olması ( 1890’da Chicago’da olan Alman sayısından daha fazla Alman barındıran sadece iki şehrin olması – Berlin ve Hamburg – gibi),  şehrin ihtiyaçlarını da beraberinde getirmiş ve böylece yeni köprüler, yollar, troleybüsler, telefon sistemleri, drenaj sistemleri gibi  gelişmeler ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelere dayanarak, Weber şehrin gelişiminde sanayinin ve nüfus artışının büyük önemi olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca kitapta diğer sosyologların düşüncelerine de yer vermiş olup düşünürlerin şehir hakkındaki görüşlerini, şehrin olağan sorunları vb. gibi düşüncelerini, ortaya döküp kıyaslamıştır, örnek olarak, Simmel’in düşüncesi olan, şehirde yapılan her işin meslek olma eğiliminde olduğunu, büyük ölçüde desteklemiştir.

Weber, kitabında yazılarını akıcı bir üsulubla değil konular arası geçişi fazla olan parçalanmış bir şekilde ortaya koymuştur. Bu, kişisel kararımca, okuyucunun ilgilendiği bir konuya kendini daha çok verip bir başka konuda aynı okuma özenini verememesine sebep oluyor. Konular arasında tutarlı geçişlerin olmaması belki de en büyük eksiklik olarak göze çarpmaktadır.

Kitabın başlangıcında şehir tanımlarıyla ilgili temel bilgiler verilmektedir. Buna göre şehir, bir veya daha fazla ayrı evler kümesinden oluşan bölgelerdir ama büyüklük kavramı bu duruma göre farklıdır örneğin Rusya’da Polonya’nın bazı bölgelerinden daha büyük olan köyler mevcuttur. Burdan yola çıkarsak bir yerin şehir olması için sadece alanın yeterli bir faktör olmadığını kolayca anlayabiliriz.

Kitapta verilen detaylı örneklerle, ekonomik anlamıyla şehir, insanların hayatlarını tarımdan değil, esas itibariyle ticaret ve alışverişle kazandıkları bir yerleşim yeri olarak anlaşılıyor. Ancak ticaret ve alışverişin hakim olduğu tüm mahalleri “şehir” saymak da tümüyle uygun bir kavram değildir.

Özellikle Ortaçağ Avrupası’ndaki prenslerin ticari kontrolü altındaki şehir tipleriyle beraber, daha fazla sayıdaki tüketicinin satın alma gücünün yerleşik esnaf ve tüccarların ekonomik fırsatlarını belirlediği şehirler de kitapta bahsedilen konular arasındadır. Örnek olarak Pekin’in memurlar şehri olarak nitelendirilmesini verebiliriz.

Tarım, şehir içinde yürürlülüğü sağlayan temel taşlardan biridir. Ama tarih boyunca şehrin tarımla ilişkisi, çok net olmamıştır. Geçmişte yarıkırsal şehirler varken ve bu şehirler pazar trafiğinin geçtiği mekanlar ve tipik kentsel ticaret merkezleri olarak işlev görürken, bir yandan da ortalama bir şehirden, yiyecek ihtiyaçlarının büyük bir bölümünü kendisi yetiştiren ve hatta satmak için üretim yapan büyükçe bir şehirli kitlesinin varlığı sözkonusu olmaktadır.

Şehir, Weber tarafından bir evler topluluğu olarak nitelendirilse de şehrin kendisine ait toprağa dayalı mülkiyeti ve gelir ve giderlerinden oluşan bir bütçesiyle aynı zamanda iktisadi bir birliği de gözardı edilemez. Ancak yöneticilerin ticari kaygılarından dolayı şehri yönetme biçimleri, halka sundukları, şehri, kısmen özerk bir birlik haline de getirebilir.

Ticari kaygılar, aşırı kazanç isteği insanlığı her zaman savaşlara sürüklemiştir. Gelecek düşman kuvvetlere karşı korunaklı yerlerde yaşamak, garnizon ve kale kuvvetlerine sahip olmak, her bölgede olmamakla beraber özellikle Akdeniz bölgesi eski şehirlerinin en temel özellikleri olarak açıklanıyor. Siyasi nitelikli kalenin garnizonu ile iktisadi nitelikli sivil nüfusun arasındaki ilişki son derece karmaşık bir yapı olarak düşünülebilir. Nerede bir kale varsa, savaşçıların malikhanelerindeki talep ve ihtiyaçları karşılamak üzere zanaatkarların gelip oraya yerleşmesi kalelerin varolduğu şehirlerin gelişme, büyüme sebebi olup, kitapta da anlaşılır bir şekilde dile getirilmiştir.

Tam anlamıyla şehirsel topluluk , genel bir olgu olarak yalnızca Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Weber’e göre Yakın Doğu’da (Suriye, Fenike ve Mezopotamya’da) da rastlanabilir olan bu toplulukların az sayıda ve ilkel durumda olması, ayrıca bir kentsel topluluk için gerekli olan, alışveriş ve ticaret ilişkilerinin görece hakimiyetine sahip olmaması, Avrupa’nın kaçınılmaz yükselişine ortam hazırlamış görünmektedir. Bununla beraber Avrupa’nın ve şehir hayatının yükselişine ortam sağlayan rönesans devrimlerinin, coğrafi keşiflerin ve Doğu’daki duraklamaya rağmen gelişen kent planlamasının önemi, Weber’in düşüncelerini destekleyici yönde eklenebilir.

Şehirsel toplulukların farklılaşması ve gelişmesi, kaleler ve lordlar kentlerine göre küçük şehirlerde köleliğin pek olmamasından dolayı özellikle işçi sınıfından insanların o taraflara yönelmesi, büyük şehirlerde sınıf temelli farklılıkları ortadan kaldıran bir durum olmuştur. Ortaçağ sınıfları açısından bir ayrım azalırken, sonuçta yeni bir statü farklılaşması kendini göstermekte, diğer şehir halkına göre ekonomik bağımsızlıkları ve güçleri sayesinde memuriyet makamlarını tekellerine alan aristokratik ailelerin ortaya çıkışı bu sebebe dayanmaktadır.

Şehirlerde birlik ve güç gösterisi oluşturmak için yaratılan aristokrasi ve kardeşlik ilişkileri, bu ilişkileri kurmanın önündeki temel engel olan Ortaçağ şehirleri için önem arz eden klanların bozulmasıyla sonuçlandırılmıştır. Bunun devamında yeminli konfederasyon uygulamaları bugünkü Avrupa için temel güç birliği oluşturan yapı taşlarıdır.

Aristokrasi yönetiminin de yıkılma biçimi Ortaçağ ile aynı kaderi paylaşmış gözükmektedir. Yani dış güçlerin müdahalesi yoktur. Halk sınıfının sessiz kalmayışı, haksızlıklara yönelik tepkileri aristokrasi yönetimin sonu olmuştur.

Şehir, bugünkü modern halini alabilmesi için çok çeşitli aşamalardan geçmiştir. Şehir konusunda çok çeşitli tanımlar yapılmış, çok farklı teoriler ortaya atılmış, değişik bakış açıları ortaya konulmuş, ama bunlar sadece belli açılardan incelemişlerdir. Şehrin oluşumu üzerine, şu zamana kadar yapılan incelemelerden en kapsamlısı veya an detaylı ortaya konan bakış açısı Max Weber’in şehir teorisidir. Bu eserin sosyoloji ve planlama tarihinde çok önemli bir yer edinmesinin sebebi budur.

Max Weber’in “Şehir” eserine göre, bir yerleşim yerinin şehir olarak kabul edilebilmesi için bazı özelliklere sahip olması gereklidir. Öncelikle şehir, sakinlerinin hayatlarını tarımdan değil, esas olarak ticaret ve alışverişten kazandıkları bir yerleşim yeridir. Yani pazar yerinin olması gerekmektedir. Tabii ki her ticaret ve alışverişin hakim olduğu mekanları da şehir saymak da yanlış olur. Bununla beraber şehrin, kendine has hukuki bir yapısı, kanunu, mahkemesi olması gerekmektedir.

Şehrin kısmen de olsa özerk olması önemli bir faktördür. Yani bir şehir, kendi kararlarını alabilmeli, kendini yönetenleri kendisi seçebilmelidir. Bu durumda, demokrasi bir şehir için en iyi yönetim şekli olarak gözükmektedir.

Max Weber şehri genel olarak doğu ve batı şehirleri olarak ele almaktadır ve Doğu şehirleri Weber’in anlattığı şekilde özellikleri tamamen taşımıyor gözükmektedir. Özellikle özerklik bakımından doğu şehirlerinde eksiklikler vardır. Ayrıca din faktörü batı şehri ve doğu şehirlerinin oluşumunda önemli bir yer tutmaktadır.

Şehir – Die Stadt ’ın yazarı Max Weber (1864-1920), ayrı bir sosyal bilim olarak sosyolojinin kurucularından sayılmaktadır. Özellikle Protestanlık ile kapitalizmi ilişkilendiren “Protestan Ahlakı” tezi ve bürokrasiye ilişkin görüşleriyle tanınan bu büyük Alman sosyoloğu, ataları Protestan inançları yüzünden geçmişte katolik zulmüne uğramış ama daha sonra başarılı girişimciler olmuş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1897’de bir ruhsal çöküntü geçiren Weber, dört yıl süreyle entellektüel faaliyetlerden uzak kaldı. İlk feministlerden olan karısı Marianne ile birlikte, Heidelberg’deki evlerinde Pazar günleri düzenli olrak gerçekleştirdikleri seminerlerle, yirminci yüzyıl başında Almanya’nın en etkileyici entellektüel çevresini oluşturdular. Weber’in sosyolojiye katkısı muazzamdır. Sosyal bilimler için felsefi bir temel sunmuş; sosyoloji için genel bir kavramsal çerçeve geliştirmiş ve dünyanın en büyük dinlerini, iktisat tarihini, hukuk ve müzik tarihini ve daha pek çok alanı kapsayan konularda ciddi araştırmalar ortaya koymuştur. Weber’in yaptığı yayınlar ele aldığı konular kadar geniştir. En önemli çalışmaları şunlardır: Ekonomi ve Toplum, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Genel İktisat Tarihi, Çin’in Dini, Hindistan’ın Dini, Kadim Musevilik.