David Hume, DİN ÜSTÜNE

                                        DİN ÜSTÜNE

 Giriş: İskoçya doğumlu David Hume  , Din Üstüne adlı eserini Dinin Doğal  Tarihi ve Doğal Din Üstüne Söyleşiler şeklinde birbirini tamamlayan iki yapıttan meydana getirmiştir , aynı zamanda bu eser din felsefesi denilen şeyin başlangıcını oluşturduğu ileri sürülebilir.Din ve dinsel inançlar elbette daha önce incelenmiştir, ama felsefenin bir bölümü olarak sistematik ve eleştirili biçimde ele alınışı, Hume’dan çok eski tarihlere gitmez. Bu iki yapıttan ilki , Dinin Doğal Tarihi , dini karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Hume’dan önce Lord Herbert of Cherbury’nin De Religione Gentilium karşılaştırmalı din incelemesinin ilk örneğini oluştursa bile yaptığım araştırmalar ile Hume’un yöntem ve aracının onunkinden çok farklı olduğunu söyleyen yorumcuların ve yazıların çoğunlukta olduğunu gördüm. Herbert , dinsel inançların bir çeşit ortak etkeni bulunduğu kanısıyla işe başlamıştır. Bu , insanların bir Üstün Tanrı inancına dayanan ve baştan sona akli ve ahlaki olan özgür dinidir. Herbert mevcut dinlere bakınca , onların inanç ve uygulamalarının , bu saf ve kirlenmemiş ilk örneğin korkunç yozlaştırıldığını ve saptırıldığını görüyor. Hume da Herbert de uygulanan dinin hem akla aykırı hem de yoz olduğunu düşünüyorlar. Hume sıkı bir empiricisttir , bu yüzden yozlaşmayı ve akla aykırılığı daha çabuk görüyor. Bu empiricistliği onu , gerçekte insanlığın özgün dinin kaba bir çoktanrıcılık olduğu fikrine götürüyor. Hume birçok psikoloğun dinin kökeni ve gelişimi üzerine anlattığı öyküleri ki bunlar uzun yıllar öncesine kadar varıyor  , yorumluyor. Dinin Doğal Tarihi kısmında dinin insanın doğal yapısındaki kökeni sorusuna cevap aramaktadır. Bunu yaparken de herhangi bir inanç hakkında iki soru daha sorar: Birincisi , nasıl ortaya çıktığı(‘’neden’’i) , ikincisiyse , ona inanmanın sebeplerinin neler olduğu( ‘’gerçek’’liği).

Bu eseri oluşturan ikinci yapıt ise Doğal Din Üstüne Söyleşilerdir. Söyleşiler yazımından 28 yıl Hume’un ölümünden 3 yıl sonra yayımlanmıştır. Hume söyleşileri yazarken Platon’dan kalma felsefe söyleşisiyle rhetoric ironi yöntemini kullanmıştır. İroni yönteminin ustası Swift’tir , Hume Swift’in yazılarından etkilenmiştir. Ayrıca Hume taşlamacılığın en parlak dönemlerinde yetişmiştir. Hume söyleşilerde hayali kahramanlar kullanır. Esas tartışma şüpheci (sceptic) Philo’un üzerinde döner. Doğal Din Üstüne Söyleşiler bir felsefi söyleşi örneğidir ve İngiliz dilindeki söyleşilerin en parlağı kabul edilir.Hume söyleşilerde yeni bir doğa kavramını işler ve esas olarak dinin akıldaki temeli sorusuna cevap aramaktadır. Söyleşiler şu şekilde devam etmektedir; konuşmacılar kendi tezlerini sunar ve ötekilerinkine karşı çıkarlarken , ortaya konulan lehte ve aleyhte kanıtlar , Hume gibi –inanmaktan çok şüphe etmeye eğilimli (sceptic)- düşünürlere çekici gelen bulanık bir durum yaratmaktadır. Bu bizim derste öğrendiğimiz diyalektik yöntemdir , ilk olarak Platonun diyaloglarında geçer ve duyular üstü gerçekliğini idealar bilgisine ulaştıran yolun keşfedilmesi Platon tarafından hedeflenir. Hegel’e geldiğimizde ise diyalektikler, onun felsefesinin en önemli başlangıç noktasıdır. Akıl ile var olan şeyler bir diyalektik ilişkidir görüşünü savunur. Tekrar kitaba dönersek , söyleşiler Philo , Cleanthes , Pamphilus ve Demea adlı hayal kahramanlarının konuşmalarından oluşur.

 

                                        Dinin Doğal Tarihi’nin Analizi:

            Çağların ne denli eskisine giderse insanlığı çoktanrıcılığa o denli dalmış buluyor.Evrendeki her şey besbelli tek parçadır , bütününe bir tasarım hakimdir. Bu tek biçimlilik bizi yaratıcı fikrine götürmektedir.(s.37) Hume çoktanrıcılığı benimsemiş olan bütün uluslarda ilk din fikirlerinin doğada olup biteni seyretmekten değil , yaşam kaygısından , insanın umut ve korkularından doğduğu sonucuna varıyor.(s.44) Bu karara varırken de Pilinius ve Aristoteles’in eserlerinde geçen insanların doğumlarda , savaşlarda , denize açıldıklarında , tarla sürdüklerinde ve hatta hapşırdıklarında sürekli bir tanrıya yönelmelerinden yararlanmıştır. Ayrıca bilinmeyen nedenler diye bir kavramdan bahseder ki bu , umutların ve korkuların kaynağıdır.

Yazar çoktanrıcılığın çeşitli biçimleri olduğunu ileri sürer. Bunlardan bir tanesi Alegori yani kahramanlara tapınmadır. Ressamlarla yontucuların halkın dinsel bağlılığını arttırsın diye eserlerini tanrılaştırdığı sonucuna varır (s.59). Homeros’ta , öteki mitos aktarıcılarında geçen alegoriler ve Pagan yapıtlarında gözlemlediği alegoriler sayesinde bu sonuçlara varır. Gözle görünmez bir ruhsal zeka , sıradan kişilerin kavrayışı için fazla ince kalan bir konu olduğundan , insanlar onu doğal olarak duyumlanabilir bir tasvire iliştirirler; örneğin doğanın dikkat çekici kesimlerine ya da bir çağın tanrılarını içinde biçimlendirdiği yontulara , tasvirlere ve resimlere. (s.61)

 

 

Hume’un başka bir gözlemi de , insanlar kendilerini dünyanın yaratıcısı olan yetkin bir varlıkla sınırlandırıyor , onları bu kavrama aklın değil yaltaklanma ve adi boşinançlı korkuların götürdüğünü söylüyor. İslam ve Hıristiyanlık dinlerinde insanların tanrıya karşı gerçekleştirdiği  ‘yaltaklanma’  diye tabir ettiği örnekler göstererek gözlemini savunuyor. Dinleri hoşgörü kavramı çerçevesinde karşılaştırdığı zaman hiçbirini hoşgörülü bulmaz ve hatta çoğunu uzlaşmaz ve kanlı bulur. Çoğu ulus , insan kurban etme suçunu işlemiştir . Kurban iyi bir armağan olarak düşünülür ve O’na iyi niyetimizin ve tapışımızın içtenliğini gösterdiğimizi hayal ederiz, böylelikle dine tüccarca bağlılığımız kendimizi aldatır , tanrısal varlığı da aldattığını sanır.(s.74)

 

Tanrıcılık fikrini akla uygunluk yada saçmalık açısından incelediği zaman felsefenin böyle bir dinbilimine kendiliğinden katıldığını çünkü bu inancın sağlam akla çok uygun olduğunu söylüyor.(s.78) Ama daha sonra felsefenin kendisini dinin içinde boyunduruğa vurulmuş bulacağına kanaat getiriyor. Kuşku yada inanma açısından baktığı zaman çoğu toplumun kendi inançlarına adetlerine inandığını ve diğer tüm toplumlarınkinden üstün olduğu ilkesini savunduğunu söylüyor. Ancak mantıklı birinin onların dinine kuşkuyla yaklaştığı zaman çoğu inancın boş olduğunu kavrayabildiğini savunuyor. Diğer insanlarında bu gibi konularda besledikleri şüpheleri kendi kendilerine bile itirafa cesaret edemediklerini görüyor. Eski dinler ile yeni dinler arasında aslında gülünçlük ya da bağnazlık açısından özde pek de fazla farklılıklar olmadığını sadece olayların değişik olduğunu söylüyor. Eski dinler hakkında yorum yaparken en çok pagan dininden yararlanıyor. Halk arasında yaygın , çoktanrılı ve tektanrılı dinlerde halkın , konuşmalarında olsun , kitaplarında olsun tanrılarını içtenlikle suçlayabildiğini ama tapınmalarda sürekli bir övgü ve pohpohlama hatta yaltaklanma eğiliminde olduğu kararına varıyor. Felsefe ile ilişkilendirirken Ksenophon’un , tanrıların kimi şeyleri bildikleri ama kimi şeyleri de bilmediklerini söyleyen Sokrates’in fikrine katılmayıp onların her şeyi bildiklerini ileri sürmesini ele alıyor. Ayrıca o dönemde tanrıların varlıklarının sadece gökyüzüyle sınırlı kalmayıp her yere yayılmış olması , son derece olağan üstü bir felsefi paradoks sayılmıştır.(s.96)

 

Bir başka yerde yaygın dinlerin ahlak üzerindeki kötü etkisini tartışıyor. Hume’un ahlak felsefesine gelindiğinde onun bu alanda ürettiği düşüncelerin bilgi felsefesinde ya da bilgi kuramında ortaya koyduğu düşüncelerde ayrı tutulamayacağı görünmektedir. Onun ahlak felsefesinde , felsefesinin genel çizgisini oluşturan usçuluk etkilidir. Hume’a göre , us ne tek başımıza davranışlarımızı yönlendirebilir , ne de ahlak bakımından iyi olanla kötü olanı birbirinden ayırabilir. Ahlak alanının konusunu düşünceler değil duygular oluşturur; ahlaklı yaşamın odağında da us değil duygular , tutkular ve arzular bulunmaktadır. İnsanı ahlaklı yapmaya iten güç bu duygular ve tutkulardır.(Felsefe Sözlüğü.s:693) Halkın çoğu dinin özünü erdem ve iyi ahlak kavramlarında bulacakları yerde vakitlerini kökleşmiş boşinançları dinlemekle geçirdiğini savunuyor. Düşüncesini, boşinançlı insanları sürekli duyduğu korkulardan dolayı , kamu ruhu , dürüstlük, erdemli davranış gibi toplum ve kendimize borcumuz olan kavramları akıl edemeyip , tanrıya daha dolaysız bir hizmet yolu aradığını anlatıyor.Yine erdem kavramı çerçevesinde boşinançlı insanların bir suç işlediğinde pişmanlık duyduğunu , zihninin huzurlu olmadığını ve bu suça karşılık pişmanlık duyguları onu , suçuna kefaret olarak dinsel ayinlere zorladığını savunuyor.Aslında bu durumda erdem kadar boşinançları yıkacak başka gücün olmadığına inanıyor.(s.104) Başka eserlerinde bu konuyla ilişkili olarak Hume , erdemleri iki gruba ayırır.Bunlardan ilki kişinin kendine ya da ötekilere açıkça yararı bulunan ‘yeteneklilik’ , ‘iyilikseverlik’ , ‘anlayışlılık’ türünden ‘doğal erdemler’ iken , ikincisi kişiye doğrudan bir yararı olmayıp dolaylı yollarla kişinin kendisini iyi hissetmesine yol açan ‘dürüstlük’ , ‘soyluluk’ , ‘adalet’ gibi ‘yapay erdemler’dir.(Felsefe sözlüğü:s.481) Aristoteles’in gözünde ise , gerçek mutluluk her durumda insana tanrılarca sunulan bir erdemlilik armağanı olsa da , insanın mutlu olmasında asıl belirleyici olan erdemli yaşam yolunda yürürken insanın kendi yapıp ettikleridir. Erdemleri tek tek çözümleyerek ‘ahlaki erdemler’ ile ‘düşünsel erdemler’ gibi bir ayrıma gider.(Felsefe sözlüğü:s.479-80) Aquinas ise , akla dayalı durumcu ve sonuççu Aristoteles etiği ile bütün bir ortaçağ etiğinin gövdelendiği imana dayalı saltıkçı ve niyetçi Augustinus etiği arasında yapılan yerleşik ayrımı yıkmak için ahlaki erdemlerin yanı sıra tanrıbilimsel erdemlerin de bulunduğunu ; Aristoteles’in açıkladığı doğal erdemlerin pratik akıl eğitimiyle; buna karşı ‘umut’ ‘iman’ , ‘yardımseverlik’ olarak belirlediği tanrıbilimsel erdemlerinse ancak inanç ve tanrısal esinlenim öğrenilebileceklerini ileri sürüyor.Aquinas’a göre tanrı bilimsel erdemler olmaksızın insanlar ne ‘ kurtuluşun’ farkına varabilirler ne de onun için çaba harcayabilirlerdi. .(Felsefe sözlüğü:s.83)

Doğal Din Üstüne Söyleşiler’in Analizi:

 

 Philo kitapta en çok yer alan kişidir bitiriş konuşmalarını hep o söyler , kitabın gerçek kahramanı mantıken o görünüyor ama nedense hep  Cleanthes  tartışmalarda galip gelir. Felsefi kahraman olarak Philo’un yerine Cleanthes’in geçmesi de hep Pamphilus’un aracılığıyla gerçekleşir. Pamphilus , Cleanthes’in gözetiminde okuyan bir öğrencidir; ondan yer yer bir ‘genç’ , ‘bir okul öğrencisi’ diye söz edilir.Tartışmada yer almaz-‘Gençliğimden ötürü , ben bu tartışmalarda dinleyicilikten başka bir şey yapmadım’(s.151) ve yalnızca arkadaşı Hermippusun bilgi edinmesi için hazırlanmış olan bir mektupla Söyleşiler’in bir aktarıcısı olarak görünür. Hume baştan sona bir aldatmaca içindedir Philo’yu ‘özensiz süpheci’ olarak  Pamphilus’us ağzından tabir ederken aslında okuduğumda Philo’nun felsefesi gayet disiplinlidir. Aynı zamanda Pamphilus ta Hume’un aldatmacısının başrol oyuncusudur ama onu önemsiz bir öğrenci gibi gösterir. Yine dikkat çekici şeylerden biri , Pamphilus yalnızca başta ve sonda vardır; tartışma boyunca ise , beş kez kısa kısa şeyler söyler(s.154,175-76, 182, 197, 249) Philo’nun özensiz bir şüpheci olduğunu vurgular ama aslında Pamphilus’un tek işlevi , aldatmacaya örtü hazırlamaktır. Pamphilus kitapta iki tane yanıltıcı önerme atar ortaya. Bunlardan birincisi , tartışma konusunun Tanrı’nın varlığını kapsamayıp Tanrı’nın nitelikleriyle sınırırlandırıldığıdır.(s.150-51) Ama görüyoruzki tartışma hemen hemen eşit iki bölüm olarak Tanrı’nın varlığına ve onun niteliklerine ayrılmıştır. İkinci yanıltma ise, Pamphilus’un üç konuşmacıya nitelik yüklemesidir: ‘Cleanthes’in kesin felsefeci tutumu’ – ‘Philo’nun özensiz şüpheciliği’- ‘Demea’nın katı , bükülmez doğru yolculuğu’(s.151) , konuşmacıların bu sözlerle karakterlendirilerek ironik olarak öyle göründükleri bize sunulmaktadır. Ama okuduğumuzda anlıyoruz ki Cleantes’in felsefesi ,kesin değil karışıktır , Philo’nun kuşkuculuğu, özensiz değil disiplinlidir , Demea işine geldiğine göre hareket etmektedir. Hume tüm bunları yaparken en önemli aracını ‘ironi’yi kullanmıştır ,zaten ironi ,Hume’un ustalık göstermek için kullandığı en önemli rhetoric aracıdır.

 

Demea’ın tartışmada felsefi işlevi üç tez ileri sürmektir: Tanrı’nın varlığının kanıtlanabileceği(s.218) ;Tanrı’nın niteliklerinin kavranılmaz olduğu.(s.156-157) ;insanlığın, kendilerini ahlakça kanıtlayanlar için haksızlıkların düzeltileceği gelecek bir yaşamın ‘kapı sundurması’ olan bu yaşamda kesin bir mutsuzluk içinde bulunduğu.(s.232) Philo bu tezlerden ikincisiyle üçüncüsünü kabul etmekte ve geliştirmektedir; ilkini çürütmek ise, ironik bir biçimde Cleanthes’e bırakılmaktadır.

 

Cleanthes’in felsefi işlevi de üçlüdür: Demea’ın Tanrı’nın varlığının a priori kanıtını çürütmek(s.220) ; ahlakın hizmetçisi konumuna indirilmiş olan ‘dinin uygun görevi’ni açıklamak(s.258); son olarak ta Tanrı’nın varlığının ve niteliklerinin a posteriori kanıtını ileri sürmektir.(s.167-70) Cleanthes bu kanıtın tek kanıt olduğuna inanmaktadır: Bu a posteriori kanıtlamayla ve yalnızca bununla , hem tanrısal bir varlığın olduğunu hem de onun insan zihin ve zekasına benzerliğini gösteriyor.(s.167)

 

Yine ilginçtir Hume Philo’nun ağzından şimdiye kadar doğa hakkında, gerek yazılarında olsun gerek yaşam felsefesinde, hiç söylemediği sözleri söylemektedir. ‘Bu evrene çepeçevre bir bakın.Canlandırılmış ve örgün, duyumlu ve etkin, ne uçsuz bucaksız bir varlıklar bolluğu!Bu harikulade çeşitliliğe hayran kalırsınız. Fakat bakılmaya değecek yegane varlıklar olan , şu canlı varoluşları biraz daha yakından inceleyin. Birbirlerine karşı ne kadar yıkıcı ve düşmanlar! Hepside kendi mutluluklarına erişmek için ne denli yetersiz kalırlar! Onlara bakanlara , ne aşağılanası yada nefret edilesi görünürler. Bütün bunlar kör bir doğa fikrinden başka bir şey düşündürmez , herhangi bir biçimde ayırt etmeksizin ya da ana baba özeni göstermeksizin , kucağından sakat ve düşük çocuklar döküp duran bir doğa!’(s.246) Bu        Hume için yenidir ve Darwin sonrası doğa anlayışıdır Hume doğada saklı kötülükler olduğunu söylüyor.

 

Tekrar Hume’un ironisine dönersek çünkü ironiyi tanıtmak , bütün yazlarında Hume’un anlaşılmasının şartıdır ama bu özellikle bu eser için doğrudur.Çağdaş felsefeci için en bildik ironi biçimi, hiç kuşkusuz Sokrates’inkidir. ‘Doğrudan sorular sorarak onların yanlışlarını göze batar bir duruma getirmek için yalandan bilmezlik ya da başkasından öğrenme hevesliliği’ diye anlaşılan Sokratik ironi genellikle Hasım’ı gülünç duruma düşürür ya da aşağılatır. Herhalde eserinin daha doğal ,yapmacıksız olmasını istemesinden dolayı Humecu ironi Sokratik ironiden farklıdır , bunu hissedebiliyoruz. Kanıt olarak ta şu kaynak anlamamıza yeter: Humecu söyleşi tekniği ve ironi , Sokratikten daha kıvrak ve daha zarif , daha doğalcıdır , daha insancıl bir mizaç doğurur.Çünkü Hume için ironi her şeyi kapsar , adeta bir yaşam yoludur.(John V. Price: The Ironic Hume .Austin,1965)

 

Sonuç: Adından da anlaşılacağı üzere Din üstüne Hume’un din üzerine yazdığı en büyük yapıttır ve Dinin Doğal Tarihi ile Doğal Din Üstüne Söyleşiler adlı iki kısımdan oluşur. Birinci bölümde , Çoktanrıcılığın insanların ilk dini olduğu üstüne , çoktanrıcılığın kökeni ve çeşitli biçimleri, alegori, tanrıcılığın çoktanrıcılıktan çıkışı  , çoktanrıcılıkla tanrıcılığın gelgiti, u dinlerin baskı ve hoşgörü açısından karşılaştırılması : Yüreklilik ya da zillet açısından , Akla uygunluk ya da saçmalık açısından , Kuşku ya da inanma açısından karşılaştırılması , Yaygın dinlerin ahlak üzerindeki kötü etkisi konuları işlenmiştir. Hume bölümlerin çoğunda tarihsel kaynaklara dayanarak ucu uzun yıllar önceye kadar giden derin bir inceleme yapar. Bu bölümde en çok kullandığı terimler şüphecilik , erdem ve ahlak kavramlarıdır.

 

İkinci bölümde yani Söyleşiler’de ise , Hume bu yapıtın temel öğelerinin anahtarını oluşturan ironisini kullanıyor. Daha öncede öğrendiğim üzere ironi onun anlaşılmasının temel şartıdır. Dört tane hayali kahraman yaratmış ve bunlar birbirlerinin tezlerini azen geliştirmekte bazende ironik bir biçimde çürütmektedir. Amacı dört konuşmacının tezini değerlendirip iyi felsefe ya da kötü felsefe olduğunu ilan etmek değildir.Ek olarak , Humecu ironi Sokratik ironiden daha doğaldır.

 

Baştan sona , İnceleme’den Söyleşiler’e , Hume hep hümanisttir ,kendi ‘İnsanın tek bilimi , İnsan Doğasıdır’ (Treatise,s.273) ilkesine hep sadıktır.Son düşüncesinde ister doğal olsun ister vahiy yoluyla olsun bütün dinlerin kovulması görüşünü savunur.