MONTAIGNE DENEMELER (Les Essais)

denemeler

* 16. yüzyıl yazarlarından olan Michel de Montaigne 1580 yılında yayımlanan orjinal adı Les Essais olan eseridir. Michel de Montaigne döneminin insan üzerine düşünen ve humanist kültürün en önce gelen yazarlarından birisidir. Denemeler adlı kitabında hayatı ve insanı yakından ilgilendiren bir çok konu hakkında kısa kısa fikirler beyan ederek bunları gözlemleri ile güçlendirmeye çalışmaktadır.

* Bu kitabı neden okumalıyız;

Günlük yaşamımızda karşılaştığımız sorunlara pratik, basit ve gerçekçi çözümler bulmak, başkalarının ne söylediğine bakmadan kendimiz olmanın yollarını  görmek, mutluluğumuzun önündeki engellerin neler olduğunu anlamak için…

Montaigne’nin felsefesinin özü insan üstün olma iddasından vazgeçerse, gerçek yeterliliğe ulaşır.

* Kitapta yer alan bazı konu başlıkları;

Daha fazla oku

David Hume, DİN ÜSTÜNE

                                        DİN ÜSTÜNE

 Giriş: İskoçya doğumlu David Hume  , Din Üstüne adlı eserini Dinin Doğal  Tarihi ve Doğal Din Üstüne Söyleşiler şeklinde birbirini tamamlayan iki yapıttan meydana getirmiştir , aynı zamanda bu eser din felsefesi denilen şeyin başlangıcını oluşturduğu ileri sürülebilir.Din ve dinsel inançlar elbette daha önce incelenmiştir, ama felsefenin bir bölümü olarak sistematik ve eleştirili biçimde ele alınışı, Hume’dan çok eski tarihlere gitmez. Bu iki yapıttan ilki , Dinin Doğal Tarihi , dini karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Hume’dan önce Lord Herbert of Cherbury’nin De Religione Gentilium karşılaştırmalı din incelemesinin ilk örneğini oluştursa bile yaptığım araştırmalar ile Hume’un yöntem ve aracının onunkinden çok farklı olduğunu söyleyen yorumcuların ve yazıların çoğunlukta olduğunu gördüm. Herbert , dinsel inançların bir çeşit ortak etkeni bulunduğu kanısıyla işe başlamıştır. Bu , insanların bir Üstün Tanrı inancına dayanan ve baştan sona akli ve ahlaki olan özgür dinidir. Herbert mevcut dinlere bakınca , onların inanç ve uygulamalarının , bu saf ve kirlenmemiş ilk örneğin korkunç yozlaştırıldığını ve saptırıldığını görüyor. Hume da Herbert de uygulanan dinin hem akla aykırı hem de yoz olduğunu düşünüyorlar. Hume sıkı bir empiricisttir , bu yüzden yozlaşmayı ve akla aykırılığı daha çabuk görüyor. Bu empiricistliği onu , gerçekte insanlığın özgün dinin kaba bir çoktanrıcılık olduğu fikrine götürüyor. Hume birçok psikoloğun dinin kökeni ve gelişimi üzerine anlattığı öyküleri ki bunlar uzun yıllar öncesine kadar varıyor  , yorumluyor. Dinin Doğal Tarihi kısmında dinin insanın doğal yapısındaki kökeni sorusuna cevap aramaktadır. Bunu yaparken de herhangi bir inanç hakkında iki soru daha sorar: Birincisi , nasıl ortaya çıktığı(‘’neden’’i) , ikincisiyse , ona inanmanın sebeplerinin neler olduğu( ‘’gerçek’’liği).

Bu eseri oluşturan ikinci yapıt ise Doğal Din Üstüne Söyleşilerdir. Söyleşiler yazımından 28 yıl Hume’un ölümünden 3 yıl sonra yayımlanmıştır. Hume söyleşileri yazarken Platon’dan kalma felsefe söyleşisiyle rhetoric ironi yöntemini kullanmıştır. İroni yönteminin ustası Swift’tir , Hume Swift’in yazılarından etkilenmiştir. Ayrıca Hume taşlamacılığın en parlak dönemlerinde yetişmiştir. Hume söyleşilerde hayali kahramanlar kullanır. Esas tartışma şüpheci (sceptic) Philo’un üzerinde döner. Doğal Din Üstüne Söyleşiler bir felsefi söyleşi örneğidir ve İngiliz dilindeki söyleşilerin en parlağı kabul edilir.Hume söyleşilerde yeni bir doğa kavramını işler ve esas olarak dinin akıldaki temeli sorusuna cevap aramaktadır. Söyleşiler şu şekilde devam etmektedir; konuşmacılar kendi tezlerini sunar ve ötekilerinkine karşı çıkarlarken , ortaya konulan lehte ve aleyhte kanıtlar , Hume gibi –inanmaktan çok şüphe etmeye eğilimli (sceptic)- düşünürlere çekici gelen bulanık bir durum yaratmaktadır. Bu bizim derste öğrendiğimiz diyalektik yöntemdir , ilk olarak Platonun diyaloglarında geçer ve duyular üstü gerçekliğini idealar bilgisine ulaştıran yolun keşfedilmesi Platon tarafından hedeflenir. Hegel’e geldiğimizde ise diyalektikler, onun felsefesinin en önemli başlangıç noktasıdır. Akıl ile var olan şeyler bir diyalektik ilişkidir görüşünü savunur. Tekrar kitaba dönersek , söyleşiler Philo , Cleanthes , Pamphilus ve Demea adlı hayal kahramanlarının konuşmalarından oluşur.

 

                                        Dinin Doğal Tarihi’nin Analizi:

            Çağların ne denli eskisine giderse insanlığı çoktanrıcılığa o denli dalmış buluyor.Evrendeki her şey besbelli tek parçadır , bütününe bir tasarım hakimdir. Bu tek biçimlilik bizi yaratıcı fikrine götürmektedir.(s.37) Hume çoktanrıcılığı benimsemiş olan bütün uluslarda ilk din fikirlerinin doğada olup biteni seyretmekten değil , yaşam kaygısından , insanın umut ve korkularından doğduğu sonucuna varıyor.(s.44) Bu karara varırken de Pilinius ve Aristoteles’in eserlerinde geçen insanların doğumlarda , savaşlarda , denize açıldıklarında , tarla sürdüklerinde ve hatta hapşırdıklarında sürekli bir tanrıya yönelmelerinden yararlanmıştır. Ayrıca bilinmeyen nedenler diye bir kavramdan bahseder ki bu , umutların ve korkuların kaynağıdır.

Yazar çoktanrıcılığın çeşitli biçimleri olduğunu ileri sürer. Bunlardan bir tanesi Alegori yani kahramanlara tapınmadır. Ressamlarla yontucuların halkın dinsel bağlılığını arttırsın diye eserlerini tanrılaştırdığı sonucuna varır (s.59). Homeros’ta , öteki mitos aktarıcılarında geçen alegoriler ve Pagan yapıtlarında gözlemlediği alegoriler sayesinde bu sonuçlara varır. Gözle görünmez bir ruhsal zeka , sıradan kişilerin kavrayışı için fazla ince kalan bir konu olduğundan , insanlar onu doğal olarak duyumlanabilir bir tasvire iliştirirler; örneğin doğanın dikkat çekici kesimlerine ya da bir çağın tanrılarını içinde biçimlendirdiği yontulara , tasvirlere ve resimlere. (s.61)

 

 

Hume’un başka bir gözlemi de , insanlar kendilerini dünyanın yaratıcısı olan yetkin bir varlıkla sınırlandırıyor , onları bu kavrama aklın değil yaltaklanma ve adi boşinançlı korkuların götürdüğünü söylüyor. İslam ve Hıristiyanlık dinlerinde insanların tanrıya karşı gerçekleştirdiği  ‘yaltaklanma’  diye tabir ettiği örnekler göstererek gözlemini savunuyor. Dinleri hoşgörü kavramı çerçevesinde karşılaştırdığı zaman hiçbirini hoşgörülü bulmaz ve hatta çoğunu uzlaşmaz ve kanlı bulur. Çoğu ulus , insan kurban etme suçunu işlemiştir . Kurban iyi bir armağan olarak düşünülür ve O’na iyi niyetimizin ve tapışımızın içtenliğini gösterdiğimizi hayal ederiz, böylelikle dine tüccarca bağlılığımız kendimizi aldatır , tanrısal varlığı da aldattığını sanır.(s.74)

 

Tanrıcılık fikrini akla uygunluk yada saçmalık açısından incelediği zaman felsefenin böyle bir dinbilimine kendiliğinden katıldığını çünkü bu inancın sağlam akla çok uygun olduğunu söylüyor.(s.78) Ama daha sonra felsefenin kendisini dinin içinde boyunduruğa vurulmuş bulacağına kanaat getiriyor. Kuşku yada inanma açısından baktığı zaman çoğu toplumun kendi inançlarına adetlerine inandığını ve diğer tüm toplumlarınkinden üstün olduğu ilkesini savunduğunu söylüyor. Ancak mantıklı birinin onların dinine kuşkuyla yaklaştığı zaman çoğu inancın boş olduğunu kavrayabildiğini savunuyor. Diğer insanlarında bu gibi konularda besledikleri şüpheleri kendi kendilerine bile itirafa cesaret edemediklerini görüyor. Eski dinler ile yeni dinler arasında aslında gülünçlük ya da bağnazlık açısından özde pek de fazla farklılıklar olmadığını sadece olayların değişik olduğunu söylüyor. Eski dinler hakkında yorum yaparken en çok pagan dininden yararlanıyor. Halk arasında yaygın , çoktanrılı ve tektanrılı dinlerde halkın , konuşmalarında olsun , kitaplarında olsun tanrılarını içtenlikle suçlayabildiğini ama tapınmalarda sürekli bir övgü ve pohpohlama hatta yaltaklanma eğiliminde olduğu kararına varıyor. Felsefe ile ilişkilendirirken Ksenophon’un , tanrıların kimi şeyleri bildikleri ama kimi şeyleri de bilmediklerini söyleyen Sokrates’in fikrine katılmayıp onların her şeyi bildiklerini ileri sürmesini ele alıyor. Ayrıca o dönemde tanrıların varlıklarının sadece gökyüzüyle sınırlı kalmayıp her yere yayılmış olması , son derece olağan üstü bir felsefi paradoks sayılmıştır.(s.96)

 

Bir başka yerde yaygın dinlerin ahlak üzerindeki kötü etkisini tartışıyor. Hume’un ahlak felsefesine gelindiğinde onun bu alanda ürettiği düşüncelerin bilgi felsefesinde ya da bilgi kuramında ortaya koyduğu düşüncelerde ayrı tutulamayacağı görünmektedir. Onun ahlak felsefesinde , felsefesinin genel çizgisini oluşturan usçuluk etkilidir. Hume’a göre , us ne tek başımıza davranışlarımızı yönlendirebilir , ne de ahlak bakımından iyi olanla kötü olanı birbirinden ayırabilir. Ahlak alanının konusunu düşünceler değil duygular oluşturur; ahlaklı yaşamın odağında da us değil duygular , tutkular ve arzular bulunmaktadır. İnsanı ahlaklı yapmaya iten güç bu duygular ve tutkulardır.(Felsefe Sözlüğü.s:693) Halkın çoğu dinin özünü erdem ve iyi ahlak kavramlarında bulacakları yerde vakitlerini kökleşmiş boşinançları dinlemekle geçirdiğini savunuyor. Düşüncesini, boşinançlı insanları sürekli duyduğu korkulardan dolayı , kamu ruhu , dürüstlük, erdemli davranış gibi toplum ve kendimize borcumuz olan kavramları akıl edemeyip , tanrıya daha dolaysız bir hizmet yolu aradığını anlatıyor.Yine erdem kavramı çerçevesinde boşinançlı insanların bir suç işlediğinde pişmanlık duyduğunu , zihninin huzurlu olmadığını ve bu suça karşılık pişmanlık duyguları onu , suçuna kefaret olarak dinsel ayinlere zorladığını savunuyor.Aslında bu durumda erdem kadar boşinançları yıkacak başka gücün olmadığına inanıyor.(s.104) Başka eserlerinde bu konuyla ilişkili olarak Hume , erdemleri iki gruba ayırır.Bunlardan ilki kişinin kendine ya da ötekilere açıkça yararı bulunan ‘yeteneklilik’ , ‘iyilikseverlik’ , ‘anlayışlılık’ türünden ‘doğal erdemler’ iken , ikincisi kişiye doğrudan bir yararı olmayıp dolaylı yollarla kişinin kendisini iyi hissetmesine yol açan ‘dürüstlük’ , ‘soyluluk’ , ‘adalet’ gibi ‘yapay erdemler’dir.(Felsefe sözlüğü:s.481) Aristoteles’in gözünde ise , gerçek mutluluk her durumda insana tanrılarca sunulan bir erdemlilik armağanı olsa da , insanın mutlu olmasında asıl belirleyici olan erdemli yaşam yolunda yürürken insanın kendi yapıp ettikleridir. Erdemleri tek tek çözümleyerek ‘ahlaki erdemler’ ile ‘düşünsel erdemler’ gibi bir ayrıma gider.(Felsefe sözlüğü:s.479-80) Aquinas ise , akla dayalı durumcu ve sonuççu Aristoteles etiği ile bütün bir ortaçağ etiğinin gövdelendiği imana dayalı saltıkçı ve niyetçi Augustinus etiği arasında yapılan yerleşik ayrımı yıkmak için ahlaki erdemlerin yanı sıra tanrıbilimsel erdemlerin de bulunduğunu ; Aristoteles’in açıkladığı doğal erdemlerin pratik akıl eğitimiyle; buna karşı ‘umut’ ‘iman’ , ‘yardımseverlik’ olarak belirlediği tanrıbilimsel erdemlerinse ancak inanç ve tanrısal esinlenim öğrenilebileceklerini ileri sürüyor.Aquinas’a göre tanrı bilimsel erdemler olmaksızın insanlar ne ‘ kurtuluşun’ farkına varabilirler ne de onun için çaba harcayabilirlerdi. .(Felsefe sözlüğü:s.83)

Doğal Din Üstüne Söyleşiler’in Analizi:

 

 Philo kitapta en çok yer alan kişidir bitiriş konuşmalarını hep o söyler , kitabın gerçek kahramanı mantıken o görünüyor ama nedense hep  Cleanthes  tartışmalarda galip gelir. Felsefi kahraman olarak Philo’un yerine Cleanthes’in geçmesi de hep Pamphilus’un aracılığıyla gerçekleşir. Pamphilus , Cleanthes’in gözetiminde okuyan bir öğrencidir; ondan yer yer bir ‘genç’ , ‘bir okul öğrencisi’ diye söz edilir.Tartışmada yer almaz-‘Gençliğimden ötürü , ben bu tartışmalarda dinleyicilikten başka bir şey yapmadım’(s.151) ve yalnızca arkadaşı Hermippusun bilgi edinmesi için hazırlanmış olan bir mektupla Söyleşiler’in bir aktarıcısı olarak görünür. Hume baştan sona bir aldatmaca içindedir Philo’yu ‘özensiz süpheci’ olarak  Pamphilus’us ağzından tabir ederken aslında okuduğumda Philo’nun felsefesi gayet disiplinlidir. Aynı zamanda Pamphilus ta Hume’un aldatmacısının başrol oyuncusudur ama onu önemsiz bir öğrenci gibi gösterir. Yine dikkat çekici şeylerden biri , Pamphilus yalnızca başta ve sonda vardır; tartışma boyunca ise , beş kez kısa kısa şeyler söyler(s.154,175-76, 182, 197, 249) Philo’nun özensiz bir şüpheci olduğunu vurgular ama aslında Pamphilus’un tek işlevi , aldatmacaya örtü hazırlamaktır. Pamphilus kitapta iki tane yanıltıcı önerme atar ortaya. Bunlardan birincisi , tartışma konusunun Tanrı’nın varlığını kapsamayıp Tanrı’nın nitelikleriyle sınırırlandırıldığıdır.(s.150-51) Ama görüyoruzki tartışma hemen hemen eşit iki bölüm olarak Tanrı’nın varlığına ve onun niteliklerine ayrılmıştır. İkinci yanıltma ise, Pamphilus’un üç konuşmacıya nitelik yüklemesidir: ‘Cleanthes’in kesin felsefeci tutumu’ – ‘Philo’nun özensiz şüpheciliği’- ‘Demea’nın katı , bükülmez doğru yolculuğu’(s.151) , konuşmacıların bu sözlerle karakterlendirilerek ironik olarak öyle göründükleri bize sunulmaktadır. Ama okuduğumuzda anlıyoruz ki Cleantes’in felsefesi ,kesin değil karışıktır , Philo’nun kuşkuculuğu, özensiz değil disiplinlidir , Demea işine geldiğine göre hareket etmektedir. Hume tüm bunları yaparken en önemli aracını ‘ironi’yi kullanmıştır ,zaten ironi ,Hume’un ustalık göstermek için kullandığı en önemli rhetoric aracıdır.

 

Demea’ın tartışmada felsefi işlevi üç tez ileri sürmektir: Tanrı’nın varlığının kanıtlanabileceği(s.218) ;Tanrı’nın niteliklerinin kavranılmaz olduğu.(s.156-157) ;insanlığın, kendilerini ahlakça kanıtlayanlar için haksızlıkların düzeltileceği gelecek bir yaşamın ‘kapı sundurması’ olan bu yaşamda kesin bir mutsuzluk içinde bulunduğu.(s.232) Philo bu tezlerden ikincisiyle üçüncüsünü kabul etmekte ve geliştirmektedir; ilkini çürütmek ise, ironik bir biçimde Cleanthes’e bırakılmaktadır.

 

Cleanthes’in felsefi işlevi de üçlüdür: Demea’ın Tanrı’nın varlığının a priori kanıtını çürütmek(s.220) ; ahlakın hizmetçisi konumuna indirilmiş olan ‘dinin uygun görevi’ni açıklamak(s.258); son olarak ta Tanrı’nın varlığının ve niteliklerinin a posteriori kanıtını ileri sürmektir.(s.167-70) Cleanthes bu kanıtın tek kanıt olduğuna inanmaktadır: Bu a posteriori kanıtlamayla ve yalnızca bununla , hem tanrısal bir varlığın olduğunu hem de onun insan zihin ve zekasına benzerliğini gösteriyor.(s.167)

 

Yine ilginçtir Hume Philo’nun ağzından şimdiye kadar doğa hakkında, gerek yazılarında olsun gerek yaşam felsefesinde, hiç söylemediği sözleri söylemektedir. ‘Bu evrene çepeçevre bir bakın.Canlandırılmış ve örgün, duyumlu ve etkin, ne uçsuz bucaksız bir varlıklar bolluğu!Bu harikulade çeşitliliğe hayran kalırsınız. Fakat bakılmaya değecek yegane varlıklar olan , şu canlı varoluşları biraz daha yakından inceleyin. Birbirlerine karşı ne kadar yıkıcı ve düşmanlar! Hepside kendi mutluluklarına erişmek için ne denli yetersiz kalırlar! Onlara bakanlara , ne aşağılanası yada nefret edilesi görünürler. Bütün bunlar kör bir doğa fikrinden başka bir şey düşündürmez , herhangi bir biçimde ayırt etmeksizin ya da ana baba özeni göstermeksizin , kucağından sakat ve düşük çocuklar döküp duran bir doğa!’(s.246) Bu        Hume için yenidir ve Darwin sonrası doğa anlayışıdır Hume doğada saklı kötülükler olduğunu söylüyor.

 

Tekrar Hume’un ironisine dönersek çünkü ironiyi tanıtmak , bütün yazlarında Hume’un anlaşılmasının şartıdır ama bu özellikle bu eser için doğrudur.Çağdaş felsefeci için en bildik ironi biçimi, hiç kuşkusuz Sokrates’inkidir. ‘Doğrudan sorular sorarak onların yanlışlarını göze batar bir duruma getirmek için yalandan bilmezlik ya da başkasından öğrenme hevesliliği’ diye anlaşılan Sokratik ironi genellikle Hasım’ı gülünç duruma düşürür ya da aşağılatır. Herhalde eserinin daha doğal ,yapmacıksız olmasını istemesinden dolayı Humecu ironi Sokratik ironiden farklıdır , bunu hissedebiliyoruz. Kanıt olarak ta şu kaynak anlamamıza yeter: Humecu söyleşi tekniği ve ironi , Sokratikten daha kıvrak ve daha zarif , daha doğalcıdır , daha insancıl bir mizaç doğurur.Çünkü Hume için ironi her şeyi kapsar , adeta bir yaşam yoludur.(John V. Price: The Ironic Hume .Austin,1965)

 

Sonuç: Adından da anlaşılacağı üzere Din üstüne Hume’un din üzerine yazdığı en büyük yapıttır ve Dinin Doğal Tarihi ile Doğal Din Üstüne Söyleşiler adlı iki kısımdan oluşur. Birinci bölümde , Çoktanrıcılığın insanların ilk dini olduğu üstüne , çoktanrıcılığın kökeni ve çeşitli biçimleri, alegori, tanrıcılığın çoktanrıcılıktan çıkışı  , çoktanrıcılıkla tanrıcılığın gelgiti, u dinlerin baskı ve hoşgörü açısından karşılaştırılması : Yüreklilik ya da zillet açısından , Akla uygunluk ya da saçmalık açısından , Kuşku ya da inanma açısından karşılaştırılması , Yaygın dinlerin ahlak üzerindeki kötü etkisi konuları işlenmiştir. Hume bölümlerin çoğunda tarihsel kaynaklara dayanarak ucu uzun yıllar önceye kadar giden derin bir inceleme yapar. Bu bölümde en çok kullandığı terimler şüphecilik , erdem ve ahlak kavramlarıdır.

 

İkinci bölümde yani Söyleşiler’de ise , Hume bu yapıtın temel öğelerinin anahtarını oluşturan ironisini kullanıyor. Daha öncede öğrendiğim üzere ironi onun anlaşılmasının temel şartıdır. Dört tane hayali kahraman yaratmış ve bunlar birbirlerinin tezlerini azen geliştirmekte bazende ironik bir biçimde çürütmektedir. Amacı dört konuşmacının tezini değerlendirip iyi felsefe ya da kötü felsefe olduğunu ilan etmek değildir.Ek olarak , Humecu ironi Sokratik ironiden daha doğaldır.

 

Baştan sona , İnceleme’den Söyleşiler’e , Hume hep hümanisttir ,kendi ‘İnsanın tek bilimi , İnsan Doğasıdır’ (Treatise,s.273) ilkesine hep sadıktır.Son düşüncesinde ister doğal olsun ister vahiy yoluyla olsun bütün dinlerin kovulması görüşünü savunur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Barakadan gecekonduya

Barakadan gecekonduya;

Giriş: Kentsel gelişim süreçlerinde gecekonduların yerini hazırlayan nedenler nelerdir? Elbette gecekondulaşma belirli bir düzene karşı , yasal olmayan , bazı ekonomik çevrelerce istenen , politikacılar için seçim dönemlerinde kazanç kapısı olabilen , şehrin sosyo kültürel  yapısında  yeri  olmayan  olgulardır. Ama gerek ülke içinde gerçekleşen ekonomik , sosyal , kültürel, politik etkenlerle , gerekse dış ülkelerde değişen konjonktür yapıyla ‘itici ve çekici’ gücün harekete geçmesiyle gerçekleşen 3. Dünya Ülkeleri için neredeyse kaçınılmaz bir olgudur. Yazar  Tansı Şenyapılı’nın, “Barakadan” Gecekonduya, Ankara’da Kentsel Mekânın Dönüşümü: 1923–1960 adlı kitabında Modern Türkiye’nin önemli özelliklerinden biri olan “gecekondu”nun oluşum sürecini, en iyi şekilde gözlenebileceği yerde, Ankara örneğinde incelediğini göreceğiz. Bu çalışmasında; Ankara’da yasal düzenlemeler nasıl gelişiyor, inşaat ve kooperatifler nasıl örgütleniyor, belediyecilik pratiği nasıl gelişiyor , semt karakterlerinin değişime süreci; gecekonduların yok sayıldığı dönemden giderek yerleşikleşme süreci ve tüm konuların o dönemde nasıl algılandığı, nasıl tartışıldığını mercek altına alıyor.

 

 

Değerlendirme: Tansı Şenyapılı’nın bu kitabı yazmasının temel nedeni 1923-1960 yılları arası gecekondulaşmanın en çarpıcı olarak yaşandığı yerde, kentsel mekanın dönüşümüyle ilgili varolan kayıtları tutarak hem o günler için,hem de sonraki zaman dilimlerinde yapılacak çalışmalara, ışık tutmaktır. Bu çalışmasında; Ankara’da yasal düzenlemeler nasıl gelişiyor, inşaat ve kooperatifler nasıl örgütleniyor, belediyecilik pratiği “nasıl gelişiyor , semt karakterlerinin değişimi; gecekonduların marjinallikten yerleşikleşmesine giden yol ve tüm konuların o dönemde nasıl algılandığı, nasıl tartışıldığını (temel argümanları) mercek altına alıyor. Tüm kitap boyunca ‘kentsel gelişme içinde gecekonduların yerini hazırlayan nedenler nelerdir?’ sorusunu sorar. Bunu dört bölümde gerçekleştirdiği için burada , ilk bölümde, 1923-1930 arası kentsel gelişme içinde gecekonduların yerini hazırlayan nedenler nelerdir sorusuna ek olarak sorduğu soru, ‘Kentsel mekanın 1923-1930 yılları arasında biçimlenmesi içinde , gecekondu olgusunun , gerek ekonomik , gerekse fizik mekanda yerini hazırlayan hangi öğelere rastlanıyor?’ olmakla beraber cevabını da kentin ekonomik , politik , ekolojik , coğrafik , sosyal ve toplumsal gelişimini irdeleyerek veriyor.Daha detaylı ele alırsak:

 

 

Ankara’da gecekonduların oluşması belli bir süreç içinde meydana geliyor. Kitap bu ilk süreci 1923-1930 dönemi olarak göstermiştir. İlk olarak eski kent dokusu ve özellikleri anlatılır. Daha sonra Ankara’da tipik bir mahalle örneği Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ağzından verilerek kentin Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki durumu çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilir.Kentin ulaşım arteri özellikleri ve demiryolunun şehrin gelişmesindeki payı , şehrin eski kent dokusundan demiryoluna doğru sarkması, anlatılır. Şehir merkezi, hangi semtte hangi tip dükkanlar var, ekonomik olarak dükkanların hangi kesimlerde yer aldığı; köylülerin Atpazarı düzlüğünde alışveriş yaptığı daha sonra oradaki hanlarda kaldığı, zengin kuyumcuların Anafartalar Çarşısında yer tuttuğu, temel ihtiyaç malzemelerinin ise , daha çok Tahtakale’deki dükkanlarda satıldığı şeklinde detaylı olarak anlatılıyor. Anlıyoruz ki yazar o tarihlerde basit bir toplumsal sınıflandırma yapıyor. Kentin elektrik , su gibi altyapı hizmetleri , konutların mimarisi anlatılarak konut dokusunun gözümüzde canlandırılması isteniyor. Kentin ana geçim kaynağı olan tarım ürünleri ve ticareti yani tarım ekonomisinin o yıllarda farklılaşmadığı anlatılıyor, bu yönüyle şehrin ekonomik boyutu inceleniyor. Daha sonra romanlar ve Falih Rıfkı Atay gibi yazarların anılarından kentin aile yapısı üst kademe sosyal grupların eğlence mekanları , köylüler ile şehirliler arasındaki dil farklılıkları anlatılıyor yani sosyal yapı ve toplumsal yaşam anlatılmak isteniyor.Bağ dokusu , bataklıklar gibi kent çevresinin coğrafik betimlemesi yapılıyor. Politik olarak baktığımızda ise , savaş yılları içinde kurulan yeni yönetimin hangi doku içinde yer seçtiği , Vilayet Konağı’nın odalarının tasviri , Maliye , Milli Eğitim , Milli Müdafaa ve Dışişleri Bakanlığı gibi bakanlıkların kendilerine nerelerde yer seçtikleri , eğitimin hangi okullarda yapıldığı , askeri kanadın kendilerine nerelerden yer seçtikleri ve Ankara’ın başkent olmasıyla yabancı elçiliklerin kente yavaş yavaş gelişi ve hangi caddelerde elçilik binalarının açıldığı sırasıyla anlatılıyor. Planlama açısından kente baktığımızda yeni yönetimi bekleyen imar sorunları vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir:

-Büyük güçlere karşı verdiği olağanüstü savaşı kazanan yönetimin; görkem ve süreklilik özelliklerini mekana yansıtacak işlevsel bir yönetim dokusunun mekanda oluşturulması,

-Eski kentte , sanayi öncesi ekonomik özelliklerin şekillendirdiği yerleşmeyi, olanaklar ölçüsünde imara açarken, yeni gelen grupların konut gereksinimlerini karşılamak ,

-Konut dokusunun gelişimine koşut bir altyapı tabanı kurmak ve bu altyapıyı ayrıca başkent işlevlerinin gerektirdiği düzeye getirmek,

-Çağdaş yaşamın gerektirdiği üstyapı kurumlarını yerleştirmek,

-Bu gelişmeyi sağlayacak yönetim , finansman ve diğer girdi sorunlarını hızla çözecek örgütsel çerçevenin kurulması.(T.Şenyapılı,2004:s.36)

Şehirde bir eski kent dokusu vardır bu Ankara’ya yavaş yavaş yerleşen yeni yönetimin eski kentte yer seçmesi , orada yapılacak olan imar ve istimlak işlemleriyle eski kentliler büyük bir spekülasyon değerine sahip olacaktır. Bu durum emlak sahibi tüccarlar ile yeni yönetim arasında sorunlara yol açar ve sorunun çözümü için olay politik olarak mecliste tartışılır ve sorunu çözecek bir örgütsel yapı , Şehremanet kurulur. Şehremanet’in amacı imar işlemlerinin çözümü için yasal taban oluşturmaktır zaten görülür ki bu yasal taban hazırlandıktan sonra imar işlemleri bir plan kapsamında olmasa da hızla gelişmeye başlar. Şehremanet  bir Alman şehir plancısına eski ve yeni kentler için iki plan yaptırır. Yeni kette ilk yerleşmeler kurulmaya başlandığı zaman oralardaki boş tarımsal araziler üzerinde ciddi  bir spekülasyon başlar.Gördüğümüz gibi Cumhuriyet’in ilk yıllarının Ankara’sında spekülasyon en çok geçen kavramlardan biridir.

1920’lerin ortalarına gelindiğinde kentin ekonomik yapısı incelendiğinde , ticaret işlemlerinin eski kentte gelişmeye devam ettiği , inşaat sektörünün geliştiğini , Ankara Sanayi ve Ticaret Odası kurulduğunu , ilk ticaret okulunun kurulduğunu , Ankara Ticaret ve Zahire  Borsasının kurulduğu , bankacılık ve sigorta konularının geliştiği görülür. Bu yıllarda özel sermayenin ise, çabuk kar getiren spekülasyona yattığı görülür. Konut dokusu  incelendiğinde ise, dönemin ticaret sermayesinin bir sonucu olarak Eski Kentte apartmanlaşma , Yenişehir’de villalar , spekülasyon karmaşası içinde gelirleri sınırlı olan memurlar için devletin yapıp sattığı ya da kiraladığı memur konutları görülüyor.1920’lerin sonuna gelindiğinde ise, konut sorununun baş gösterdiği çünkü nüfus artışı ile konut arzının aynı paralellikte olmadığı görülüyor.Talep ile arz arasında bir dengesizlik olduğu kesindir , bu dengesizliğin ortaya çıkardığı ruhsatsız konut pazarı oldukça karlı bir Pazar oluşturduğundan çekiciydi.(T.Şenyapılı,2004:s.71) Az önce belirttiğimiz sektörlerde açılan istihdam olanakları kentin ekonomisine girerler ve kente yakın çevreden becerisiz, tarımsal işgücü çeker. Gelen nüfus için kent mekânı kabule hazır değildir ve herhangi bir yatırım da yoktur. Ayrıca gelen nüfusun konaklayacak, kiralık konut tutacak parasal olanakları olmadığı için plan ve denetim dışı bırakılan alanlarda ilk barakaları yapmışlardır.

 

Buraya kadar genel bir değerlendirme yaparsak ,  yazarın sorusuna cevabı, ekonomik öğeleri ele alırsak ; kente başkent işlevlerinin bir dışveri olarak gelmesi kentte üç yeni sektörde istihdam alanı açar , bu istihdam olanakları kentin ekonomisine girerek kırsal kesimden yığınlar halinde işgücü çeker.Kentin dokusunda yer yoktur ya da işçilerin konut tutmaya yeterli maddi gücü olmadığından ilk barakalaşma plan dışı alanlarda başlar. Mekansal öğelere geçersek , Eski Kentin hemen yanında boş denetimsiz , plan dışı arazilerin varlığı, gelen nüfus görüldüğü halde bir Amele Mahallesinin tasarlanmayışı, ilk gecekondulaşma bu denetimsiz arazilerde oluşmuştur. Bu cevabı verirken daha çok politikayı ve ekonomiyi referans gösteriyor.

 

İkinci bölüm olarak , 1930-1940 yılları ithalatın dış etkenler altında sınırlandığı ve temelde tarım ekonomisine dayanan ülkesel ortamda sanayileşmenin yavaşladığı bir dönemi oluşturur.1939 yılında başlayan dünya savaşı ve savaş öncesi dönemin ekonomik konjonktürü, ülkede var olan kaynakların tek bir karar organı tarafından kullanılmasını gerektiriyor. Ayrıca bu çerçevede savaş sanayini de canlı tutmak gerekir. Bu ekonomik durum

yatırımların mekana dağılımını da doğrudan etkiliyor , ne kırda ne de kentte büyük yatırımlar yapılabilmektedir. Kırda teknoloji değişmediği için işletme biçimi sürmekte , topraktan çok büyük yığınlar kopmamaktadır. Kentlerin çekiciliğinde ise önemli bir artış yoktur. Kente gelenlere kırdan daha iyi yaşam koşulları sağlanamadığı için bu dönemde kentlerin nüfuslarında önemli artışlar görülmemektedir. Ülke kentlerinin bu genel durumuna karşın , başkent işlevlerinin Ankara’da yoğunlaşmayı sürdürmesi , inşaat, hizmet ve ticaret sektörlerinde açılan iş olanakları sayısını arttırmaktadır. Bu nedenle kente atama yoluyla gelen memur nüfusa ek olarak komşu illerden de göç gelmektedir. Bu nüfus içinde üst gelir grupları Çankaya çevresinde ve Kavaklıdere’de yer seçerken , üst-orta gelir grupları Yenişehir’de , orta gelir grupları ise Cebeci’de yerleşmektedir. Eski Kentin zengin tüccarları ise Yenişehir’de 3-4 katlı apartmanlar yaptırarak buraya geçmektedir. Onların eski dokuda bıraktıkları konutlar ise , bu dokunun bir kesimi koruma altına girdiği için tamirat görememekte o yüzden eskimeye başlamaktadır. Bu eskiyen konutlar alt gelir gruplarına azda olsa bir barınak olanağı sağlamaktadır. Ancak bu grup genelde kamuya ait denetimsiz alanlar ile topografik eşikler üzerinde baraka türü konutlar üreterek yerleşmeyi sürdürmektedir.

Bu dönemde izlenen önemli bir olgu da kentsel gelişmenin ,Alman plancı, Jansen planından sapmasıdır. Bu olgu , arzının artmaması açısından da en değerli taşınmaz olan toprağın üzerinde gelişen spekülatif mülkiyet biçiminin yarattığı sonuçların somut bir örneğidir. Aynı olgu , kent dışında toprak alma olanağı olamayan grupları da yasadışı bir yerleşim biçimine itmiştir. Planın uygulanmasından sorumlu örgüt , nüfusun yerleşme baskısına karşı koyamamıştır. Bir diğer örnek de , olağan dışı bir hızla yükselen kiraların 1939 yılında Milli Koruma Kanunu ile dondurulmasıdır. Ancak bu örgütsel önlem spekülatörlerce derhal kazanç kaynağına dönüştürülmüş ve ‘hava parası’  olgusu ortaya çıkmıştır. Bu dönemde  bir başka spekülatif kazanç kapısı da imar sınırının belediye sınırına dek genişletilmesidir.Kent bir yandan plansız bir şekilde mekanda yayılırken , kat yüksekliği ve yoğunluk artışı sürmektedir. Spekülatif toprak biçiminin ortaya çıkarttığı bir diğer olgu da alt gelir gruplarının yanı sıra diğer gelir gruplarının da kaçak inşaat olgusuna itilmeleridir.

Ayrıca olaya ekonomik açıdan bakarsak , ilk gecekondulaşmanın merkeze en yakın alanlarda gelişmesi tesadüfi değildir. Bu yıllarda Ankara’da sanayi sektörü gelişmemiş olmasına karşın , ticaret özellikle yeni gelişen konutlara hizmet götüren perakende ticaret Eski Kentte giderek artmaktadır. Aynı biçimde yeni bankalar ve önemli iş olanaklar hep merkezde açılmaktadır. Politik açıdan incelersek , ‘barakalaşma’ sorunu kamuoyu ve yöneticilerin dikkatini çekecek düzeydedir hatta sorun mecliste de tartışılmıştır ama bu olguyu yapısal bir sorun olarak değil, Ankara’ya özgü , mahalle ölçeğinde ve yönetimin denetiminde , gerektiği an yıktırılarak çözülebilir bir sorun olarak tanımlanır.(T.Şenyapılı,2004:s.97)

Buraya kadar bir değerlendirme yaparsak , Şenyapılı’nın 1930-40 yılları arası kentsel gelişme içinde gecekondulaşmanın yerini hazırlaya nedenler sorusuna cevabı , özetle , 1930-1940 yılları kentin plan dışı sapmalarıdır. Bu sapmalar örgütsel , yönetimsel, toprağın mülkiyet biçimi ve planlama yanlışları  şeklinde gerçekleşmiştir.

 

Üçüncü  bölüm olarak, 1940-1950 döneminde kette üç ayrı gelişme süreci başlamıştır. Bunlardan birincisi konut kooperatiflerinin etkisiyle , ulaşım ağı üzerinde, merkezden çevreye , çevreden merkeze doğru gelişme biçimidir. İkinci büyüme biçimi ise 1930-40 döneminde başlayan 1945’ten sonra beklenmedik ölçülere varan kent içi topografik eşikler üzerinde izlenen gelişmedir. Kentteki bu eşikler ve bu eşikler arasında kalan boş alanlar sadece kırdan gelenler tarafından sahiplenilmemektedir. Karapürçek , Gicik , Kayaş , Kavak gibi çevre köylerden gelenler de buralara ortaktır. Bu iki grup kentin yaşamını , olanaklarını , geçmiş deneyimlerini daha iyi bilmekte , kentin yasal sınırlarını ne derecede zorlayabileceklerini tahmin edebilmektedirler. 1950’lere doğru daha toplu yerleşmelerin açılmasında , en aşırı eşiklerden daha düz alanlara inilmesinde, gecekondu mahallelerinin kurulabilmesinde bu iki grup öncülük etmektedir.

Bu grupların öncülüğünde Atıfbey , Yenidoğan , Altındoğan , Gülveren , Topraklık gibi büyük mahallelerin temelleri bu dönemde atılmaktadır. Parasal durumu biraz daha iyi olan kişiler daha düz alanlara , daha düzgün barınaklar yaparak yerleşirken , yeni gelen deneyimsiz, ekonomik ve sosyal dayanışma olanaklarından henüz yoksun gruplar ise aynı alanların daha elverişsiz yerlerine inşaatlardan toplama malzemeler ile baraka standartlarını bile tutmayan barınaklara yerleşmektedir.

Kentin ekonomisinde bu tür iş gücüne gereksinim duyulmadığı için bu insanlar gerek sosyal gerekse ekonomik doku içinde istenmeyen olgulardır. İşin politik boyutundaysa, bu isteksizlik yasal çerçeve içinde somutlaştırılmaktadır. Gecekonducu grubu istihdam edecek işkolları çok sınırlı , bu iş kolları içindeki işler de geçici olduğu gibi mekanda da bir yasa dışı yerleşme söz konusudur.

Bu noktada mekandaki yerleşme biçimiyle , göçenlerin kentin ekonomik mekanı içindeki rollerini ilişkilendirmek gerekir.1940-50 döneminde kentlerin ekonomik mekanları çok gelişmemiştir. Örnek olarak , Ankara’da büyük ve küçük sanayi henüz gelişmemiştir. Sadece ticaret ve bürokratik hizmetler gelişmiştir. Kırdan göçen bu deneyimsiz ve becerisiz grup doğal olarak bu iş kollarında kendilerine yer bulamamaktadır. Onlar daha çok , ekonomideki yeri az olan seyyar satıcılık , pazarcılık , temizlik işleri , hademelik , kapıcılık , hamallık ve inşaat işlerinde kendilerine yer bulabilmektedirler. Kadınlar açısından da Yenişehir ve Çankaya kesimlerinde yaşayan üst-orta ve üst gelir grubu evlerde hizmetçi , çamaşırcı , ütücü gibi işkollarında çalışma imkanı vardır.Yaşlılar ve çocuklar dilenciliğe itilmektedir hatta meclis kayıtlarında kentlerde dilencilikle ilgili tartışmalara rastlanmaktadır. Kısacası bu gruplar sefalet mahallelerini oluşturmaktadır.

Politik anlamda gecekonduların birden yaygınlaşarak kentin tüm yamaçlarını kaplayıp merkezin yanına kadar sokulması bu sefer yönetimin tepkisini çekmiştir.Artık gecekondu kentlerin başına gelen olumsuz bir etken olarak görülmektedir. Mekansal kapsamda soruna getirilen önlemler , yıkmak ve yasallaştırmaktır. Yasallaştırmak gecekondulaşmayı özendireceği için ancak belirli zamanlarda yasalar çıktıkça yapılmaktadır. Kalan tek önlem yıkmaktır ama bu sorunu hiçbir zaman çözmez.

Bu dönemde gecekondularda yaklaşık 50.000 kişi yaşamaktadır , belediyeye mülk konut üretme görevi verilir ama bu kadar kişi için konut üretmek imkansızdır. Baskılar ile kat yükseklikleri de arttırılır yani kent düşey eksende de büyümektedir.

 

 

Buraya kadar kısaca değerlendirirsek , 1940-1950 dönemi dünya savaşının etkileriyle kalkınma modelinin değişmesi ve tarımda makineleşmenin kırsal kesimde bir yapı değişikliğine yol açmasıyla en iyi şekilde özgünleşebilir. Gecekondu olgusunu başlatan iticinin harekete geçtiği dönemdir. Yazarın,1940-50 yılları arası kentsel gelişme içinde gecekonduların yerini hazırlayan nedenler nelerdir sorusuna en kısa biçimde cevabı: Yönetimin bu dönemde bu grubu konut sorunu çözülmesi gerekli , önemli bir emek kesimi olarak görmemesi ve yönetimin bu nüfus gruplarını ülkenin yapısal ekonomisi üzerinde yorumlayamamasıdır.

 

Son bölüm olarak , 1950-1960 dönemin incelendiğinde , bu dönemde oluşan yapısal bir ekonomik değişiklik , gecekondu kesiminin ekonomi içindeki rolü ve önemini birden değiştirmektedir. Bu olgunun türevinde de bu grupların mekandaki konumları değişir.

Tarımda emek-yoğun teknolojiden kapital-yoğun teknolojiye geçişin neden olduğu yapısal değişme kentlere yönelen , tarihte daha önce yaşanılmamış boyutlara varan bir göçü harekete geçirmektedir.

Ekonomik politikanın değişmesiyle ekonominin tüm dallarında özel sektör öncülüğünde başlayan gelişme ticaret ve özellikle hizmetler sektöründe deneyimsiz işçilere önemli bir istihdam alanı açarken sanayinin birçok kolunda da aynı biçim ‘ucuz’ emeğe ihtiyaç duyulmaya başlamaktadır.Dışa bağlı gelişme modelinde , bu ucuz emek kırdan göçen insanlardır. Bu konumda göçenler artık ekonominin dışında(marjilaninde) düşünülemez. Bu kez ekonominin temel öğelerinden biri olma özelliği kazanmaya başlamaktadırlar.

Yalnızca ekonomik değil politik boyutta da taşıdığı statükocu yaklaşım potansiyelinin sezilmesi ve iktidar partisince çıkar amaçlı değerlendirilmesi , bu grupların kent ekonomi ve yaşantısının önemli birer elemanı olma özelliğini kazanmasına yol açmaktadır. Ekonomik ve politik mekanlarda değişen statü , mekandaki yansısını değişen, gelişen , yasallaşan, yerleşen , büyüyen gecekondu mahallelerinde bulmaktadır.

Gecekondu nüfüsu ekonominin ve kentsel yapının gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Ekonomiye ucuz emek boyutunu katarak sanayileşmenin gelişmesine ciddi bir katkı yapar. Bu işçi nüfusu,  derste de gördüğümüz gibi , ticaret ve hizmet sektörlerinin mekandaki yerlerine en yakın alanlara yerleşerek ortaya işverenin ödediği ücrete eklenebilecek bir ulaşım maliyetinin çıkmasını engeller. Gecekondu türü konutların en önemli özelliği kentin alışılmış konut yapı biçimi ile en önemli farkı , iki tür konutun farklı yasal çerçevelere oturması değil kentin ‘yasal’ konutlarının tek aşamada tamamlanması ve bir seferde büyük bir yatırımı içermesine karşın gecekondu türü konutların zaman içinde değişen ve gelişen bir niteliğe sahip olmasıdır.(T. Şenyapılı, 1981)

Gecekondu emeğinin üretici olarak yarattığı daha düşük kalite ve ucuz mallar kentin olağan pazarlarına giremeyen gecekondu nüfusuna açık pazarlar sağlamaktadır. Ekonominin bir kesimi de üretim, onarım , parça yapımı , bakım gibi ‘küçük çaplı’ ve marjinal nitelikli işleri yüklenerek sektörlerin bu dalarlıda sanayileşerek işlev görmesini sağlamaktadır. Gecekondu türü bir yerleşme biçimi yaratarak, kent içi birçok hizmet ve ticaret işlerini dükkan kirası ve ulaşım maliyeti ödemeden, arzı konutlara dek getirerek  kentin alt gelir gruplarına açık standartlar ve alışveriş olanakları yaratmıştır.

Kısacası gecekondu olgusu ekonomiye getirdiği olumlu ve olumsuz katkıları ile kesin bir kalkınma biçimi tanımlar. Bu biçim kapsamında gecekondu nüfusu , kendi geliştirdiği çözümlerle birçok boyutta kent ile bütünleşemeyen büyük bir nüfus kitlesinin barınmasından doğacak ve sistemin güvencesini sarsacak sorunların çıkmasına engel olur.

 

Kişisel  Yorum: Eğer biz Ankara’da yaşanan bu kentsel dönüşüme , gecekondulaşma sürecine , ecolojik approach’tan bakarsak bu gecekondulaşmayı başlatan ve oluşmasını sağlayan faktörü sadece sanayileşmeye ya da o bölgenin planlanmayışına  indirgeyebiliriz ama bu bence elbette yanlış olurdu.Çünkü bu uzun süreci tek bir etkene indirgemek sosyo-spatial approach’un ileri sürdüğü , mekanın pasif bir taşıyıcı olmadığı , sosyal, kültürel,tarihsel, politik , ekonomik olarak üretildiği fikrini görmezden gelmiş oluruz. Zaten T.Şenyapılı bu olguyu ele alırken ve ‘1950-1960 yılları arasında kentsel gelişme içinde gecekonduların yerini hazırlayan nedenler nelerdir?’ sorusunu cevaplarken,tüm bu kültürel,tarihsel, politik , ekonomik, sosyal etkenleri vererek sosyo-spatial approach’la aynı görüşü paylaşmaktadır. Ayrıca mekan , belli temsille kendini yeniden üretir.Ankara’da da açıkça gördüğümüz gibi kırdan gelen bu nüfus yasal olmayan yollarla , absolute space dediğimiz daha önce kullanılmayan , hiçbir şekilde temsil edilmeyen , boş bir mekana yerleşerek bir temsilin mekanı(the space of representation) yaratmaktadırlar.

Bu dönemde Ankara’da oluşan hiyerarşiyi  incelediğimizde yönetim kesiminin kendilerine Çankaya civarında yer seçtiğini , üst gelir grubunun Yenişehir kesiminde oturduğunu , orta gelir grubunun ayrı bir mekanda yer tuttuğunu , en düşük gelir grubunun da eski kentte kaldığı görmekteyiz. Bu hiyerarşinin mekana da  sosyal , kültürel , ırksal, politik olarak yansıdığını görmekteyiz.

Devletin ve bölgesel hükümetin yapısını incelediğimizde , her şeyin devletin tekelinde olduğunu , özelleştirmelerin gerçekleşmediğini, bölgesel hükümetin pazardaki payının büyük olduğunu görmekteyiz. Konutlar hep devlet tarafından yapılmaktadır , özel sermaye sadece küçük çaplı ticaret ve hizmetleriyle uğraşmaktadır.

Yazarın yasal düzenlemeleri, ve belediyecilik pratiği gelişimi argümanlarını tartışırken söylediği yorumlara tamamen katılıyorum. Çünkü yönetimsel olarak ciddi bir yanlış vardır , gecekondu olgusu uzun bir süre önemsiz geçici , gerektiğinde yıkılarak halledilebilecek bir konu olarak görülüyor. Yasal olarak , meclisin ve belediyenin getirdiği çözümler her zaman orta sınıfı tatmin eden , gecekondu dokusundakileri dışlayan çözümler olmuştur.

 

Sonuç:                Özetleyecek olursak Türkiye metropolleri, Cumhuriyet döneminden sonra, en çarpıcı örneklerinden biri Ankara olmakla beraber bir gecekondu oluşum süreci geçirmiştir. Bu süreç çerçevesinde yeni yasal düzenlemeler getirilmiş, kooperatifçilik kavramı ortaya çıkmış, eski kent dokularında önemli değişiklikler olmuş ve semtlerin karakteri değişmiştir.Yazar  T. Şenyapılı dört dönem olarak anlattığı gecekondu oluşum sürecinde, bütün bölümlerde, kentsel gelişme içinde gecekondu oluşum sürecini hazırlayan nedenler nelerdir , sorusunu sormuş ve cevap olarak ta her zaman politik , kültürel , sosyal , ekonomik nedenleri göstermiştir. Gecekondu olgusunun ekonomiye getirdiği olumlu ve olumsuz katkıları ile ülkede kesin bir kalkınma biçimi tanımlanmıştır. Gecekondu türü bir yerleşme biçimi yaratmıştır. Gecekondu nüfusu ekonominin ve kentsel yapının değişmesinde rol almıştır ve tüm bu olanlar o dönemde nasıl algılanmıştır.   Tüm bu konular bu kitapta, bence, birbirinden koparılmadan çok iyi bir akademik dille ele alınmıştır.  Bence kitap gerçekten çarpıcıdır; çünkü başkent Ankara Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren “numunelik” olmak üzere planlanmış bir kenttir. Kitapta, siyasal- ekonomik ortamdaki ve kentsel yaşantıdaki dönüşümlerin ve toplumsal farklılaşmanın mekâna nasıl yansıdığına dair belgelerle kanıtlanan, izlenimlerle desteklenen çok boyutlu bir bakış açısı getirilmiştir. Ayrıca ülkemizde şehirler hakkında çok fazla istatistik, yaşanan değişim, dönüşüm kayıtları tutulmadığını varsayarsak , varolanlar özenle toplanıp ve araştırılıp gerçekten yazarın amacına uygun bir şekilde gelecek nesiller için o döneme ışık tutacak bir eser olmuş.

Ütopya

Ütopya, aslında olmayan, tasarlanmış olan ideal toplum ve devlet şekli anlamı taşır. Fakat en geniş anlamıyla ütopya, ideal toplum düzeni yada fiziksel çevre kurmaya yönelik çabaların sonuçlarıdır. Bu doğrultudaki her tür düşünce ise ütopik olarak nitelendirilebilir. Bu bağlamda diyebiliriz ki formel olarak ütopya şeklinde ifade edilmemiş olsa da insanların istekleri ve özlemleri ütopya oluşumunu da beraberinde getirir. Bu nedenle ütopya insanların günlük hayatlarının daha değişik ve daha güzel yaşamaya yönelik düşüncelerin bir bütünü konumundadır. Buradan yola çıkarsak ütopyaların gelişmesi durumunda yeni bir toplum oluşturma, yeni bir yönetim şekli oluşturma hatta yeni bir dünya kurma düşüncesi bile ortaya çıkabilir.

The Renaissance Period and Effects

The Renaissance Period and Effects

 

As a reaction, Italian humanists ignored the medieval view and revived the philosophy, art and architecture of the ancient world in 14th and 15th century. Scholastic philosophy had started a revival of some significant terms which was called ‘rebirth’ in the ancient Classical world. Moreover, there were two important characteristics in Greek thought: The preoccupation with the secular, not divine; secondly, the self-conscious awareness of the human and humans’ power.

 

In the Renaissance art, we should emphasize the painters and sculptors who were so essential for this revolution term: Giotto and Pisano, Pietro from Lorenzetti brothers, Ambrogio and Piero della Francesca in the early periods of Renaissance. Furthermore, Leonardo the Vinci should be said in the High Renaissance period.

 

As it can be understood from Cassirer’s phrase for Renaissance’s effect that ‘gaining or developing the self- conscious awareness of consciousness’, there were so vital effects by Renaissance. In early education, in church schools and the universities which were interested in ‘facts/ realities’, by new education under the effects of Renaissance, there would appear a new and more modern feature. It struggled to develop the personality and character of human beings. Therefore, in the Middle Ages, men tended to accept the doctrines and the idea which suggested the comparison the God’s power to limited power of human beings. But, by Renaissance, men began to believe his own capabilities and power to develop his personal abilities.

 

When it comes to an interesting component of Renaissance, a worshipping to everything in ancient would be appear. Also, as a significant point, Italian humanists wanted to emphasize that there was a contrary condition; in one hand, being willing to discover and ask, on the other hand, already existing doctrines and getting used to accept them. The philosophers criticized another problem; how could explain the interactions between mind, world and the ancient precedents. Then, they decided to find an answer to it and looked to the epistemology; it can be their problem- solution technique.

 

Vital changes appeared not only in art, of course, but also in philosophy, especially Scholastic philosophy. Because of that reason, Scholastic philosophers should be emphasized. One of these was William of Oacham. As a follower of Aristotle, he attempted to rid philosophy of the Neoplatonic flavour that had lingered on from the Middle Ages. According to him, knowledge must be gained by the human senses; not senses of Ideals or Forms. Moreover, Aristotle and his followers went towards Empiricism in Western philosophy. On the other hand, Marsilio Facino was familiar Platonic notion that objects in the sensory were mere imperfect copies of metaphysical Ideals. For earlier Christianized versions of Plotinus, firstly God gives the mind to the Ideals and then gives impressions, like human soul. When the Ideals were revived in all aspects, they were used as formulate or templates to interpret experiences in the sensory world.

 

Aristotelian tradition says that senses can be gained by the sources of the knowledge; on the other hand, Ficino’s Neoplatonicism says that senses are already gained by mind.

 

 

 

In the middle of the 15th century, there was a common problem in Greeks and artists in the High Renaissance; what they should copy in nature and how they should go about it? As a reference point, Panofsky’s explanation, the art in Renaissance had a vital difference from the Middle Ages; this period, the object which existed in the artists’ imagination removed to the outer world. Because of change, the art theorists and also philosophers began to look for the solution to this and they chose the Aristotelian and Platonic traditions.

 

The first theorists to address the new challenge, Leon Battista Alberti attempted to explain the source or artistic and architectural ideas within Aristotelian tradition in his books. Also, as an observation, he conceived of a painting as a window through which the painter saw the world and added that that the painter could nothing for not visible things, he could only representing what could be seen.

 

In the later periods of the Renaissance and the age of Mannerism, there occurred a new conception by the natural philosophers: Subsequent Western thinking. Actually, this concept managed to acquire some of the age’s underlying tensions.

 

There was an attractive similarity in Greeks’ and Renaissance humanists in terms of understanding the world. Both in two attitudes, a physical body, an animating soul and an organizing mind could be included. Also, as a detail, in the k-late of 16th century, faculties and passions could be considered as the causes of the natural processors.

 

The idea of Neoplatonists that argued the Aristotelian thinking in terms of natural growth could be thought as the revival of Platonism at the end of the 16th century. The idea was that the tendencies in natural growth did not explain anything, because only a cause had a natural tendency and if there was a cause, there would be an effect. By the time, Neoplatonists developed this idea, destroyed the organic analogy of Aristotelian thinking and develop the balance between mind and world, like in the ancient Greeks.

 

The first serious attack on the organic analogy was mounted by Nicholas Copernicus. According to him, the concept of organism has differentiated organs which have special qualities and functions in the whole system. In comparison to this, the Greeks and the Renaissance philosophers considered the universe as a center of concentric spheres and the existing of the several layers of different qualities like water, air and fire. But, according to Copernicus’s idea, everything was made from the same matter and responds to the same force of gravity. As a consequence, he removed the heterogeneous substances of the organic analogy and replaced it with the homogeneous substance. He encouraged the idea that everything in the universe was quantifiable.

 

As another attack, John Kepler elaborated an attack with his three laws of planetary motion at the beginning of the 17th century. Also, Kepler removed the concept of a vital energy producing qualitative changes and brought the new concept of mechanical energy producing purely quantitative changes. Therefore, he offered a new analogy of the universe as a clock which could be described with geometry and arithmetic.

 

Galileo Galilei, in comparison to Kepler, claimed that there were two kinds of entities in the universe: The objective primary qualities of size, shape, weight and position; also, the subjective secondary qualities of color, taste, smell. According to Galileo, the subjective secondary qualities were not no more than mere names, because his mind felt no compulsion to understand a necessary accompaniments.

 

With Galileo, the organic analogy was finally demolished and the universe had become regular, orderly clockwork which had been designed and deterministically governed by its own logic and structure.

 

In Greeks, there was a powerful attitude about humans’ power over the nature, but in the mechanical analogy, the human is only one more physical system in the whole system.

 

 

 

 

 

Bibliography:

Sources of Architectural Form – Mark Gelernter

A History of Western Philosophy – Bertrand Russell

  

The History of Philosophy

The History of Philosophy

 

Vitruvius means the ideal human figure in a geometrical order. Also there is an important suggestion by Vitruvius about reaching the best result for an architect that being wary of that problem and besides the observations and resources which architect has; there must be an architect’s addition in terms of his or her judgment and sense of correctness.

 

In ancient design education, two kinds of training were given: Practical training and additional training in theory. According to Vitruvius there were some subjects which must be described:

–          Knowledge is the child of practice and theory.

–          Practice is the continuous and regular exercise of employment.

–          Theory is the ability to demonstrate and explain the productions of dexterity on the principles of proportion.

 

Also he added that absolutely, natural ability and instruction must be together, to begin with this point, an architect also must study geometry, music, law, history, philosophy, etc…, besides having natural ability. As one of the most significant thoughts, learning particular approach to design needs a master in architecture; but learning universal principles is a need for all humans, not only architects.

 

From the beginning at the end ofRoman Empire, the secular spirit inspired Greek Cosmology, epistemology and art, but after despotic phases, barbaric raids and civil strife as the Empire crumbled, Greeks understood that they could not manage all events which had been around them and they began to lose their confidence about their abilities. As a consequence, they went towards to divine spirit against the physical world, were effected on philosophy, art and architecture theory.

 

Neo-Platonism was the subject which was studied on Plato’s philosophy in order to develop a version about the divine spirit in Neo-Platonist school in philosophy. Also, Plato’s cosmology includes two realms: the transcendental world of pure forms and phenomenal world of physical objects.

 

Phenomenal realm consists of true reality while pure, brilliant and timeless forms are the context of transcendental realm.

 

In Plotinus philosophy, there’s a concept, which includes knowledge and all conceptions: The One.

The One – Divine Mind à Soul (Human Soul) à The Physical World (Human Body)

 

According to Plotinus’ idea, all these individuals emanated from the One and also rejoined to the One again. He also added that there were two ways for individuals to rejoin the One: Reincarnation and Mystical Intuition. If anybody wants to discover the essential character of objects in Nature, it will be enough to look the One that is the form’s original source.

 

Plotinus thought that the art were not new and original productions, they were only the copies or imitations of natural objects, so non original reproductions in intuitive world, not visible world. But naturally, there were individual artists that had original designs within themselves, actually, in his or her art, his or her equipment of eyes and hands were used.

This description can be called “Metaphysical Idealism”, that means finding images in a transcendental realm, especially, firstly Renaissance, later Romanticism in 19th century.

 

Early mystery cults and Neo-Platonism had a role in growing Christian Church. Additionally,Roman Empireaccepted Orthodoxy and developed it dominated the next nine centuries. The main subject and aim of Christian Cosmology was not the life in physical world, relationship between man in this world and the otherworldly divine. Also, Neo-Platonism consists of God’s guide ness in universe that an original source, the One.

 

The point of view of Christianity for the organic analogy can be described as a relationship between Creator and Created.

 

When it comes to the comparison between ancient man and medieval man:

–          Ancient man had a search of universal truths in his mind for knowledge

–          Medieval man had a search of truths in pre – established doctrines.

 

The ancient problem of epistemology was that how the human mind could know what he/she knew.

 

To sum up, in Greek outlook, there were two important points:

–          The secular interest in physical nature

–          The priority of the individual.

 

Additionally, in Ancient times, humans believed that everything was under our control and could not be out of our control; on the other hand, in the middle Ages, they had a belief that there was no control over the God; everything was under God’s control.

 

Ancient, Medieval, Modern and Western philosophy will be thought in terms of periods. Ancient philosophy dominated bye the writings of two people, Plato – Aristotle. If any person wants to study philosophy, he/ she will have the way that is going from Aristotle to modern philosophy and then the medieval period.

 

Medieval philosophy can be described as the philosophy of many years, from the fall of theRoman Empireto Renaissance. As a reason, throughout the middle Ages, there has been a widespread reaction against religion and especially in its role in thought.

 

One of the greatest medieval philosophers,St. Augustinehad two books, which were so famous in World’s literature: The Confessions and The City of God. The other philosopher was Thomas Aquinas, had a technical side and had two books: On the Truth of Catholic Faith and Summary of Theology. After the period that consists ofSt. Augustine’s death andRoman Empire’s fall, a new period began: Dark Ages.

 

The ages of philosophers:

–          John the Scott à 9th Century

–          Abelard à 12th Century

–          Roger Bacon & Thomas Aquinas à 13th Century

–          Duns Scotus & William of Ockham à During the Medieval Period

 

 

St. Augustineand Aquinas can be considered as successful philosophers in middle ages. Individually, Augustine was an alone thinker who had the best known work, autobiography. On the other hand, Aquinas was in a different side, he was not alone, like Augustine and also was inside the tradition in terms of religion and academy that was one of the great Order of Dominicans.

 

We can say for Augustine, he was a genius and aimed to provide his own meditation, like Descartes or Spinoza, on the other hand, for example, Kant or Hegel aimed to develop systems to be handed on by teaching in universities as professors.

 

Also in the middle ages, there was s significant issue: The invention of the university. A description of ‘university’ is the engaged people’s corporation in a professional way. Maybe a question can occur in terms of being professional in the middle ages, as an answer, there are some efficient examples: For instance, Aquinas wrote eight million words without three million words disputed works.

 

Actually in universities, there were some effective teaching methods, but Aquinas’ methods from medieval techniques were so different: Disputation. There would be two opposite ideas and which you accepted to defense clearly and efficiently, you would choose this and in a logical way, you would try to persuade others.

 

Furthermore, there are two characteristics of medieval philosophers:

–          The voluminous output

–          The rigorous method of presentation

 

In education of university, there was a description: Syllabus. It contained the curriculum of all terms as a document. In the middle ages, the syllabus was set by the works of Aristotle, which were translated into Latin at the beginning. The Syllabus began with login course which Aristotle created.

 

As an analysis, in the middle ages, the great philosophers spent their time inBritainbecause of the existence of university communities. Also there was a common language in all universities that was Latin of the Church.

 

In any university or any educational program, Aristotle’s books were translated into Latin in 12th and 13th century. Additionally, he was a genius in different ways: Logic, biology, botany, meteorology, metaphysics, etc…  During the middle ages, logic was the first course that Aristotle created and it was the first thing that the students learned. But in the end of the Middle Ages, at the Renaissance and Reformation, instead of logic, mathematical viewpoint began to be learned in most European universities by mathematicians, for example, Gottlob Frege, Bertnard Russell.

 

Philosophy had been in logic centered for mostly all of periods. But especially after the Middle Ages, people became more interested in Epistemology than philosophy. When it comes to the Epistemology’s question is that: How do we know, what we know? Also, there was an interesting change in philosophy, the question type. Instead of “What do you know?” there would be “What do you mean?”

 

 

The primary task of philosopher is telling good argument from bad without any starting or ending point, showing the differences between good and bad arguments. Also the secondary task of philosopher is to analyze the language and concepts which we use in making first order decisions. Moreover, there was an attractive example about a philosopher’s sharp distinction between his/her religion and thought: Thomas Aquinas was not only a philosopher, but also a Christian. The sharp point was that, as a philosopher, he thought that there was no reason the universe had no existed forever; on the other had, as a Christian, according to him, the universe will go to end one day.

 

When it comes to the works of Aquinas; “On the Truth of Catholic Faith” is a philosophical work, which is directed to people with any kinds of religion. The other work, “Summary of Theology” is directed differently, people in Christianity and tells the acceptations of statements in the Bible as good arguments.

 

The most famous arguments in the history of philosophy for the existence of God are called “Ontological Argument”. For example, Descartes, Kant, Spinoza, Leibniz, etc… there were two kinds of arguments in the middle ages:

–          Cosmological Argument, that begins from the cosmos, from the world around us

–          Ontological Argument, that starts from the notion of God from the very concept of God.

 

St. Anselm was well known from this argument and he suggested that “God is something that you cannot conceive anything greater than” The most interesting point was nobody from any religion did declare it could be false, all members in any religion accepted this argument.

 

There were two main problems in middle ages: The Philosophical Problem and the Theological Problem. The Philosophical Problem was the problem of reconciling divine for the knowledge and people’s freedom. Also, there’s an interesting description: Medieval philosophy had been in many generations, especially recent generations, the Cinderella of the subject’s history.

 

 

 

Bibliography:

The Great Philosophers – Brian Magee

Source of Architectural Form – Mark Gellernter

A History of Western Philosophy – Bernard Russell

  

 

 

 

Third World Urbanization

Third World Urbanization

 

To begin with, althoughAmericais a country that is well-developed there are also some problems like unemployment or educational problems occurring. On the other hand, inequality causes some similar problems in Asia, Africa andLatin America.

 

Chancing Perspectives on the Third World Urbanization:

To compare the development processes ofAmericaand third world countries, whileAmericais being improved in an industrial way, the third world countries are being developed primitively. For example,New Delhiand Sao Paolo are some examples of this development. These types of cities are developing with just industrialization and this cause uneven development.

What is more, ecological and sociospatial theories are approaching this topic in different ways. For example, to ecological approach, developing countries are chasing well-developed countries. However, to sociospatial approach urbanization in developed countries based on the capital investments.

Lastly, third world countries have sources that are used byAmerica. This is called “Fordism”. This concept disappears in 1970s. Many workers who are American are shifted to these countries. As a result,Americasupplies lots of needs with the help of these countries.

 

Demography and Third World Urbanization:

 

For the first thing, the factors such as, migration, birth rate and death rate are the natural effects that chance the population. In developed countries there is a remaining increase. Because after world War 2 health techniques are improved and in this way the death rate is decreased. However, while doing this the birth rate does not chance. On the other hand, this population change occurs in third world countries because in these countries the birth rate is higher than the death rate. This rate difference causes some problems such as, homelessness, unemployment and food problem. The other result of population increase is colonialism. The powerful countries control the third world ones and use the sources of them.

 

Primate City Development Process:

 

To start with, primate cities are the biggest cities at least three times the second biggest. The population of these cities is based on immigration. In addition to that, to sociospatial approach, growing of primate cities has nothing to do with poor countries. The urbanization is not the consequence of a better quality of life but the result of global capitalism. However, to ecological approach, primate cities can help the poor ones. If these poor ones can reach them, they can have a better quality of life.

 

Shantytown Development:

 

Firstly, it can be said that there is a good economy in shantytowns. Because there are many workers live in these places. Nevertheless, these shantytowns are a threat for the government.

What is more, for the third world countries shantytowns are good places for little plants. Especially, in recent years the companies in shantytowns supply people to communicate with other companies. As a result of this, the possibility of having a job increases. Shantytowns are also the suitable places for workers to find a house. With the help of this, economy gets into action because of house need.

 

The Informal Economy and Coping Strategies:

 

For the sociospatial approach, society is got together of groups and individuals. However, third world countries are not only combined with these classes but also with households. Relatively, household is combined of home or sharing foods. However, there are some differents between these people.

To illustrate, poor people are trying to find a way to help people related and near them. However, there are both negative and positive dimensions of that. To get over this, they produce food. Even some time people appeal to illegal ways to get money.

Briefly, market economy has a result informal economy. The jobs related to this economy are not safe but increasing around the world without stopping.

 

Urban Social Movements and Politics:

 

To begin with, due to increasing in the number of shantytowns and uneven development people do not trust the government anymore. Social movements support them to deal with effects of politics. Relatively, these movements also affect the global economy. For example, in third world countries, workers are formed of different classes. Lastly, on the other hand, the global economy affects the social movements, too. To illustrate, third world countries are controlled by this global economy.

 

 

Sources: Mark Gottdiener, The New Urban Sociology, 1994, pg: 249–270, McGraw-Hill Inc.

 

 

 

THE TWENTIETH CENTURY

                        THE TWENTIETH CENTURY

 The Reaction to Relativism in Philosophy:

 

For the first thing, the philosophers of 19th century fight with the consequences of the Enlightenment which supports the idea of rejecting the certain knowledge of the world. Like, Nietzsche and Kierkegaard, some of the philosophers consider relativism as an unavoidable reality. On the other hand some philosophers like Hegel battle on to find the other means by which definiteness in knowledge can be obtained. Additionally, in the 20th century philosophy fights with the similar problems and requested same answers.

What is more, Dewey thinks that there is no absolute knowledge in the world, on the other hand, compare to Dewey, other philosophers in the 20th century are neurotic. They desire to limit the bad effects of relativism in the way of finding secure foundations for objective knowledge and all them agree to Kant’s thesis which supports knowledge of the world is constructed by the mind.

In addition to these philosophers, North Whitehead chases a more rationalist view for objective truths. To him; there exists a world that is objectively real. Additionally, he maintains logical patterns that are deduced in the mind should be tested against empirical observations.

Brentano recommends placing Empiricism on firmer and consciousness does not construct knowledge of the outside world. Husserl accepts this method by which certain, mistakable truths in the consciousness can be trustable apprehended. He also persists to report without prejudice on the objective phenomena, that he names essences, with consciousness. Addition to these for the last thing although Husserl denies that he is a solipsist and even developed a theory of intersubjectivity to indicate that other minds exist and they share the similar universal essences, the fact that he places exact knowledge of the world completely in the subjective mind still leaves open the possibility that each mind creates its own reality.

 

 

Sources:  Mark Gelernter, Sources of Architectural Forms, 1995, pg: 220-225, Manchester University Press.

 

THE RENAISSANCE PERIOD AND EFFECTS

THE RENAISSANCE PERIOD AND EFFECTS

 

In 14th and 15th century, Italian humanists ignored the medieval view and revived the philosophy, art and architecture of the ancient world. Scholastic philosophy had started a revival of some important terms which was called ‘rebirth’ in the ancient Classical world. Moreover, there were two important characteristics in Greek thought:

  • The preoccupation with the secular, not divine,
  • The self-conscious awareness of the human and humans’ power.

In the early Renaissance art, there were so essential artists for the revelation term. Giotto and Pisano, Pietro from Lorenzetti brothers, Ambrogio and Piero della Francesca are the examples of early Renaissance’s artists. Moreover in the high Renaissance period, Leonardo the Vinci is the most important artist.

Cassirer’s phrase for Renaissance’s effect is ‘gaining or developing the self- conscious awareness of consciousness’. In early education, in church schools ‘facts/ realities’ subjects interested, however in the new education with the effects of Renaissance, a new and more modern feature would be appeared. In Renaissance, people began to believe his own abilities and powers to develop his personal abilities.

The philosophers criticized a problem; how could explain the interactions between mind, world and the ancient precedents. To solve this problem, they found an answer and looked to the epistemology.

Changes appeared not only in art but also in philosophy, especially Scholastic philosophy. William of Oacham is an important scholastic philosopher who attempted to rid philosophy of the Neoplatonic flavour that had lingered on from the Middle Ages.

In the middle of the 15th century, in Panofsky’s explanation, the art in Renaissance had a vital difference from the Middle Ages; this period, the object which existed in the artists’ imagination removed to the out world.

In the later periods of the Renaissance and the age of Mannerism, there occurred a new conception by the natural philosophers: Subsequent Western thinking.

There was an attractive similarity in Greeks’ and Renaissance humanists in terms of understanding the world. Both in two attitudes, a physical body, an animating soul and an organizing mind could be included.

The idea of Neoplatonists that argued the Aristotelian thinking in terms of natural growth could be thought as the revival of Platonism at the end of the 16th century.

The first serious attack on the organic analogy came from Nicholas Copernicus who removed the heterogeneous substances of the organic analogy and replaced it with the homogeneous substances.

Another attack came from John Kepler who elaborated an attack with his three laws of planetary motion at the beginning of the 17th century. He offered a new analogy of the universe as a clock which could be described with geometry and arithmetic.

Galileo Galilei, in comparison to Kepler, claimed that there were two kinds of entities in the universe:

  • The objective primary qualities of size, shape, weight and position,
  • The subjective secondary qualities of color, taste, smell.

With Galileo, the organic analogy was finally demolished and the universe had become regular, orderly clockwork which had been designed and deterministically governed by its own logic and structure.

 

Bibliography:

  • M. Gelrnter – Sources of Architectural Form pp: 92-97, 116-119
  • B. Russell – A History of Western Philosophy pp: 479-675

DİYALEKTİK MATERYALİZM

DİYALEKTİK MATERYALİZM

Hegel, felsefe tarihinin önemli filozoflarından birisi olmuştur. Hegel’in amacının felsefenin amacı ile örtüştüğü bilinmektedir. Hegel, felsefede olduğu gibi hiçbir şeyi dışlamaz, her şeyi düşünür ve tek yönlü konudan kaçınır.

Hegel felsefesinde çelişkiler vardır ve bu çelişkilerin varlığın kendisi içinde çözüleceğine inanılır. Birçok çelişki nesnel yaşanır, sonlu olan hiçbir şey yoktur. Çelişkiler tinin ilerlemesi ile çözülür.

Hegel’e göre modern kültür insanı, çelişki halindeki iki dünya arasında yaşamaya zorlar. Bir tarafta insanların ihtiyaçları yüzünden eli kolu bağlı bir halde yaşadığı bir dünya; diğer tarafta da düşünceleriyle, fikir ve özgürlüklere sahip oldukları bir dünya. İkinci dünyada insanlar yasarlı yol gösterici olarak kabul ediyor. Bu da gözle görülebilir çelişkilere yol açıyor.

Hegel, içeriği kapatır ve onu tine layık olmayan bir hale sokar. Hegelcilik’te tinin dünya ile beslenip, onu yutup ortadan kaldırdığı düşünülür. “Hegel biçime varmak için içeriği derinleştirmek ve belirtik kılmakla yetinmemiş, içeriği total olarak kavrama ve kapsama iddiasıyla, düşünceye indirgemiştir”. Hegel içeriğinde bir kesinlik taşıdığını, süresiz olarak belirlenmiş bir biçim aldığının üstünde önemle durur. Belirlenimlerin anlaşılması için içeriklerin deneysel olarak adım adım çözülemeyeceğini iddia eder. Ona göre, felsefe bir daire oluşturur. Başlangıçta göreli bir değer kazanan içerikler, varış noktasında sonuca ulaşır. Buna benzer olarak düşüncenin de hareketi kendi içinde dönüş şeklindedir. Bu da düşüncenin tek kavradığının kendisi olduğunu kanıtlar. Düşünen özne ise sadece düşüncenin bu gelişimine tanıklık eden bir nesnedir.

Karl Marx, donmuş Hegelci sisteme ve bu sistemin siyasal sonuçlarına karşı Hegelciliğin içeriğini geliştirme çalışır.

Hegel’in fenomoloji adlı eserinde diyalektik materyalizmin teorik ve felsefi kökeni görülür. Marx’a göre Hegelci sistemin anahtarı buradadır. İnsan yaşamının gerçek içeriği burada bulunmaktadır. Hegel dünyayı düşüncelere bölmüştür. Aynı zamanda bu düşünce nesnelerin açıklamıştır da. Hegel insanın kendisi tarafından üretimini bir süreç olarak ele alır. Burada, dışsal şeyler dünyasında insanın nesnelleşmesini ve ardından da kendi bilincine vararak da yabancılaşmadan kurtulmasını inceler. Emeğin özünü yaratıcı etkinlik olarak, insanı da bu yaratıcı gücün bir sonucu olarak kabul eder. İnsan tarafından üretilen şeyler ile insanın gerçekleştirdiği şeyler Hegel’e yabancılaşma olarak görülür. Bu doğru bir tanım değildir. Gerçekte canlı ve doğal bir varlığın kendi arzularının ve kendi varlığının nesnelerine sahip olması gayet doğaldır. Bu nesneler onun yabancılaşması değil; tam tersine bunlara sahip olmadığı zaman yabancılaşma ortaya çıkar.

Fenomoloji’nin ve Hegelci yabancılaşma teorisine karşı yapılan eleştirileri idealizmi ve materyalizmi birleştirerek aşması gereken bir pozitif hümanizm teorisi meydana getirir.

El yazması adlı eserde, bilgi nesnenin hiç olduğunu ortaya koyar. Tam bu nokta da diyalektik teorisinin ve yabacılaşma teorisinin birleştiği noktadır. Nesne bilgi edimiyle özdeştir: bilme edimin yabancılaşmış halidir. Nesne, bilginin bir görünümüdür; ancak, bilgiye karşı durur. Dolayısıyla nesne hiçliğin de karşısında durur.

Hegel’e göre tek varoluş felsefi varoluştur. İnsan varlığı felsefeyle birlikte tanımlanır. İnsan varlığının dini ya da siyasi varoluşu gerçekte dini-felsefi ve siyasi-felsefidir.

Ekonomi felsefe el yazması Hegel’in diyalektik mantığını reddeder. Ancak yabancılaşma teorisini kabul eder. Marx ve Engels kendi deneyimleri ve Hegel’in eleştirisi aracılığı ile hümanizmi ortaya çıkarır.

Sol eğilimli Hegelciler, Hegel’i aşmak amacı ile onu kapsamlı bir şekilde eleştiri yağmuruna tutarlar. Ancak bu eleştirilerde bile Hegel’den oldukça etkilendikleri ve Hegel’e bağlı kaldıkları görülmektedir. Marx ve Engels’e göre bu sol eğilimli gençler arasında en başarılı olan Feuerbach’tır. Feuerbach, Hegel’i Hegel’in diliyle eleştirerek ön plana insanı çıkartmıştır. Ancak Feuerbach için insan hala tipik bir Alman burjuvasıdır. İnsanın toplumsal ilişkilerini, etkinliğini göz ardı eder. Oysaki insanoğlu toplumsal ilişkilerin bir bütünüdür.

Feuerbach’ın hümanizm yaklaşımı doğa üzerine kuruludur. Ona göre insan doğuştan doğa ile bir harmoni içindedir. Bu harmoni ancak filozoflar tarafından anlaşılabilir. Feuerbach’ın materyalizmi, Hegel’in idealizminden oldukça zayıftır. Hegel’in idealizmi bir etkinlikten yola çıkıyordu ve tek yönlü olmasına rağmen bu etkinliği aydınlatmaya ve geliştirmeye çalışıyordu. Hegel’e göre insan doğanın bir ürünü değil, tarih boyunca ve toplumsal yaşam içinde kendini üreten bir varlıktır.

Feuerbach’ın materyalizmi tek yönlü ve çelişkilidir. İnsan etkinliği teorik ve soyut kalır. İnsan duyumsal bir nesnedir, karşımıza üretici bir güç olarak çıkmaz.

Gerçek bireyler, onların eylemleri, yarattıkları varoluş koşulları, deneysel olarak gözlemlenebilir. Yaşamın üretiliş tarzı bireyin üretiliş tarzı anlamına gelmektedir. Bireyler kendi yaşamlarını ürettikleri şekilde var olurlar. Örneğin kendi mekânlarını yaratırlar.

Marx ve Engels, Hegelci yönteme sert eleştirilerde bulunurlar. Bunun örnekleri Alman ideolojisi ile Felsefenin sefaleti adlı eserlerde rahatça görülebilir. Hegelci yöntem içeriği soyut bir biçime, tine ve salt akla yedirerek ortadan kaldırır. Ortaya koyma, tez-antitez-sentez, olumlama-olumsuzlama, olumsuzlamayı olumlama, diyalektik hareket düşünce grupları ve seriler yaratır, ardından da Hegel’in bütün sistemini meydana getirir. Hegel’e göre yaşanmış bütün olaylar, bütün tarih felsefesi, “yalnız ve yalnız felsefenin ve Hegel’in kendi felsefesinin tarihinden ibarettir”. Çünkü Hegel’in yöntemlerini ekonomik politiğin kategorilerine uyguladığımızda, sadece elde edilen ekonomi politiğin mantığı ve bu kategorilerin başka bir dile çevrilmiş hali olur. Marx, ilk ekonomik incelemelerinde deneysel alana yönelir. Marx hümanizmden ve materyalizmden etkilenmiştir. Marx’a göre toplumsal eşitsizlikler sadece maddi ve manevi yönden yoksun insanlar tarafından ortadan kaldırılabilir. Bu dönemlerde henüz diyalektik materyalizm ortada değildi. İnsan meselelerinin çözümünde tarihsel materyalizmin ekonomik boyutu kullanılırdı. Marx ve Engels tarihsel, toplumsal, ekonomik ve insani olayları anlamaya çalışmışlar ve bunların üzerinde yoğunlaşmışlardır. Amaçları toplumsal sınıflar içinde görülen zıtlıkları aşmaktır.

Marx’a göre ekonomik kategoriler deneysel gözlemlerin birer ürünüdür. Kapital’in hazırlık çalışmalarında diyalektik yöntemi kullanır. Böylece ekonomik kategorilerin ve bunların iç ilişkilerinin geliştirilmesini sağlar, bilimsel kesinlik düzeyine ulaşır. Sonuçta diyalektik yeni bir boyut kazanır. Engels’e göre Marx’ın düşüncelerinin temel öğelerinden biri Hegelci diyalektiktir. Bu diyalektik yöntem idealist bir biçimde geliştirilmiş sonra da materyalizm ile birleştirilmiştir. Böylece karşımıza yeni bir kavram olan diyalektik materyalizm çıkar. Genel anlamda diyalektik materyalizm maddenin bilinç karşısında ontolojik bir önceliğinin olduğunu savunur. Düşünceleri, kurumları, kültürleri, saf ekonomik bir somut temelin üstünde yükselen hafif ve önemsiz bir yapı olarak görür. Marx’ın kullandığı kategoriler soyuttur. Bu soyut kategoriler, somut içeriğin analizinden elde edildiği için bir anlamda da somuttur. Yani soyut aynı zamanda somut, somutta aynı zamanda soyut olabilir. Tarihsel ve güncel anlamda karşımıza çıkan ekonomik kategorilerin somut ve nesnel bir gerçekliği vardır.

Kullanım değeri somut iken, değişim değeri soyut olarak karşımıza çıkar. Çünkü değişim değeri mevcut olan ekonomik somutun bir analizinden elde edilen temel bir ekonomik kategoridir. Değişim değeri modern kapitalizme hayat verir. Ekonomik, tarihsel ve toplumsal sürecin nesnelliğini oluşturur. Değişim değeri ihtiyaçların ve üretimin gelişimine sebep olmuştur. İnsanlar piyasayı kendi ürünlerinden oluşan ve kendilerine zarar veren bir şey olarak görmez. Birçok insan için piyasadaki yasalar doğal yasalardır. Bu yüzden sermayeye dönüşmek mallar için doğadan gelen bir özelliktir.

Ekonomik olguların incelenmesi deneysel değildir. Bu inceleme kategorilerin diyalektik hareketine bağlıdır. Değişim değeri gelişir, onun iç hareketiyle yeni belirlenimler ortaya çıkar.

Marx ekonomik çalışmalarına “Ekonomi Politiğin Eleştirisi” ile başlamıştır. Ona göre ekonomi politik eleştirilmeli ve aşılmalıdır. Ekonomik politik insanın bir tür yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşma gerçektir, gerçekte insanları etkiler. İnsan ilişkileri çelişkiler yaşadığı müddetçe ekonomik mekanizmalar, devletler, kurumlar, ideolojiler olarak görülmektedir. Marksizm asla tek gerçeğin ekonomi olduğunu savunmaz, aksine ekonomik kaderlerin geçici olduğunu savunur. Ona göre ekonomilerin kaderi insanların kendi imkânlarının bilincine varması ile aşılacaktır.

Diyalektik materyalizmin gelişmesi diyalektik bir biçimde olmuştur. Hegelci mantıktan yola çıkan Marksist düşünce öncelikle mantığı olumsuzlaştırmıştır. Daha sonra Engels tarafından ekonominin eleştirel analizi yapılmıştır. Ekonomiyi ele alan tarihsel materyalizm bilimi diyalektik yöntemle birleştirmiştir. Marx tarafından olumsuzlanan diyalektik daha derinleşmiş bir materyalizmle tekrar buluşturulur. Diyalektik materyalizm içeriğe öncelik tanır, bu içeriğin hareketinin analizini yeniden yapılandırır. Marx ve Engels tarafında eserlerinde diyalektik materyalizmin işlenmesi onu evrensel kılar. Böylece diyalektik materyalizm felsefi çapına da kavuşmuş olur.