Neden Tarihi Kenti Koruyamıyoruz?

Doğan KUBAN 14.12.2007 Cumhuriyet –Neden Tarihi Kenti Koruyamıyoruz?

Tarihi kent ve tarihi yapıyı koruma etkinliğinin geleceği karanlık görünüyor. Bu olumsuz yargıyı bugün sorumlu konumlarda olanlar hemen üzerlerine almasınlar. Bunun nedenleri kişisel ve ideolojik değildir. Osmanlı döneminden buyana varolan bir tarih bilinci yoksulluğu, gelişmemiş bir kültür düzeni, az okumuşluk, kentli olamama ve kente sahip çıkmama gibi genel toplumsal özelliklerle bağlantılı bir davranış sorunu ile, başka bir deyişle, özümsenmemiş bir eğitim sorunu ile karşı karşıyayız.

Türkiye’de bugün koruma ile ilgili yürürlükte olan durum bilim dışılığın en kara gösterilerinden biridir. Başka bir deyişle yönetimin bilimi dışlamış politikasının kentlerdeki spekülatif gelişimi desteklemek için yarattığı bir garip mekanizmadır.

Osmanlı başkentinin okumuş, yazmış sınıfları, Avrupa’yı örnek almalarına karşın, çevrenin tarihi değerlerine duyarlı olmadılar, sahip çıkmadılar. Osmanlı aydınının Süleymaniye konağından Teşvikiye’de yeni bir apartmana geçerken, bu çevreler arasında bir kültür karşılaştırması yaptığını söylemek zordur. Bugünün yarı köylülerinin hatta okumuşların da büyük bölümünün- böyle bir karşılaştırma yapacak kadar bilgili, bilinçli, duyarlı olduklarını söylemek olası değildir. Batı imgesi topluma tarihi kimliğini, bir yafta olma dışında, tümüyle unutturmuştur. Türkiye’de tarihi çevreyi korumanını temel sorunu, özetlenirse, tarih bilgisi ve tarih bilinci kıtlığı ya da yokluğudur. Köy ve kasabasına Almanya’dan gelip apartman yaptıranda tarihi çevre bilinci yoktur.

İkinci sorun belediyelerin ve hükümetlerin toplumun bilinçsizliğini yansıtan -ki oy demokrasisinde böyle olması doğaldır- benzer tavırlarıdır. Kente göçün kontrol edilemez boyutlara ulaştığı Türkiye’de Anadolu’nun köyünden, kazasından gelen halkın hangi düzeyde okumuş olursa olsun Zeyrek’in eski mahallelerinin bakımsız konutlarının tarihi ve estetik değerini anlaması söz konusu değildir. Eski İstanbulluların göstermediği duyarlığı çağdaş Anadolu halkından beklemek yanlıştır. Kaldı ki kültürel duyarsızlığın yanı sıra ekonomik yetersizlik, teknik gelişmemişlik gibi handikaplar da vardır.

Eğitim ile ilgili bu temel sorunlar dışında bugün tarihi çevrenin korunma sorunlarını gerçekleştirme açısından can alıcı noktalarından biri koruma kurullarının uzmanlık ve ehliyet düzeylerinin ve işleme mekanizmalarının yetersizliğidir. Burada yasa ve yönetmeliklerin bilim ve deneyimi dışlamış içeriklerinin bu durumu yarattığını vurgulamak gerekir. Başka bir deyişle bu durum bilinçli olarak yaratılmıştır.

Restorasyon Parametreleri
Bu kurullara seçilenlerin devlet, YÖK ya da belediye kökenli olmaları olayı pek değiştirmez. Bu olguyu örneklerle ve tek yapı restorasyonu alanındaki durumla açıklayabiliriz. Bir restorasyon kararında mimarlık tarihi parametresi, sanat tarihi parametresi, strüktür parametresi, mimari tasarım parametresi, ekonomi parametresi, hukuk parametresi, sosyal içerik parametresi aranır.

Bu son üç parametrenin, özellikle tek yapı söz konusu olduğu zaman, kurul kararından önce saptanmış olması gerekir. Kurul üyesinin özelliği karar verdiği konuda bilgili ve restorasyon bağlamında deneyimli olmasıdır. Halı uzmanı bir sanat tarihçisi ya da Roma sütun başlıkları uzmanı bir arkeolog ya da çağdaş apartman projeleri yapan bir mimar, hatta malzeme uzmanı bir restoratör bir hanın yeniden kullanılması projesini değerlendirecek uzmanlar değildir. Belediye ruhsat bürosundan bir mimar, Bizans sanatı diploması olan ve tezini Meryem Ana portreleri üzerine yapmış bir sanat tarihçisi, şehircilik bölümünde eski Yunan yerleşmeleri üzerine tezi ile mezun bir şehirci Selçuk Medresesi restorasyonu konusunda karar verecek bilgiden yoksundurlar.

Kuşkusuz kurullarda ve toplumda da bir Selçuk Medresesi restorasyonu bağlamında verilecek olumlu kararları destekleyecek bilgili ve sağ duyulu insanlar olabilir. Fakat bu 800 yıllık bir anıtın restorasyonu bağlamında karar verme sorumluluğunu üstlenmeyi içermez. Kısmen yıkılmış bir 15. yüzyıl hamamının restitüsyonunu, yapı kalıntılarının analizi, yapı konseptinin tanımlanması açısından Orta Asya sanatı tarihçisinin yapacağı fazla bir şey yoktur. Eski yapılara yapılacak ekler, ya da yeni kullanım önerileri üzerinde, bu alanda deneyimi olan ve mimarlık tarihi eğitimi almış uzmanlara gereksinme vardır.
Diş Çeken Berberler
Kurullarda verilen kararların çoğunluğu bu tür karmaşık sorunlardır. Bu sorunlar karşısında kurullar diş çeken eski berberlere benziyorlar. Diplomalı üyelerden kurulu koruma kurullarının ömürlerinde hiç görmedikleri ve okumak ve yorumlamaktan aciz oldukları kent koruma planlarını onaylamaları ise, bu alandaki en komik ve bilim dışı prosedürlerden biridir. İtalya, Almanya ve Fransa’da bu kararları veren kişileri bir zamanlar iyi tanıyordum. Bunlar uluslararası ünleri olan mimarlık tarihi otoriteleriydi. Türkiye’de bugün yürürlükte olan durum bilim dışılığın en kara gösterilerinden biridir. Başka bir deyişle yönetimin bilimi dışlamış politikasının kentlerdeki spekülatif gelişimi desteklemek için yarattığı bir garip mekanizmadır.

Çoğunluğu tayinle gelen kurullar koruma yapamazlar. İçlerinde herhangi bir hükümet ve belediye projesine karşı çıkanlar derhal yerlerinden uzaklaştırılıyor. Türkiye’de demokrasi bürokraside parti sultasını egemen kılmak, bilimsel yargıyı ise sayısal mekanizmalarla aciz hale getirmek şeklinde tanımlanabilecek bir operasyona dönüşmüştür.

Kurul sorunun çözümünde iş yapma gayreti ya da itibarlı olduğu sanılan bir mevkide söz sahibi olmak isteği bu konuda yetişmiş olanlar da devam ettikçe olanaksızdır. Gerçi uzun yıllar iktidarların bütün bilimsel nitelikli kurullara müdahale edip onları araç haline getirme çabaları vardı. 1983’te çıkarılan yasa bu amaçla çıkarılmıştı. Bunları hazırlayanlar da sözde sanat ve tarih adamlarıydı. Fakat kurul üyesi olmanın bilimsel kimlikle örtüşmediği bir politik süreç içinde yarım yüzyılda yaşadığımız unutulmamalıdır.

Tarihi Miras Yok Oluyor
Ülkenin tarihi mirası yok oluyor. Fakat yok edilen tarihi evler, kötü yapılan restorasyonlar, eriyen büyük anıtlar için toplum kültürünün tepkisi sıfırdır. Hatta teşvik edici olduğu da söylenebilir.

Bugün için amaçlanacak tek şey kurulları yapacakları işlere tekabül eden bir bilimsel hüviyete ve örgütlenmeye kavuşturmaktır. Bu ise olanaksız gibi görünüyor. Çünkü kurulları bu hale getiren iktidarların kültürel seviyesidir.

Son olarak bilim ve akıl dışı ve korumanın amacı ve içeriği ile karşıtlaşan bir yöntem olan en ucuz verene ihale prosedürünün de kesinlikle olumsuz sonuçlarını da vurgulamak gerekir. Ne kadar klişeleşmiş olsa da bir mukarnas başlık, bir alçı bezeme, bir altın yaldız en ucuz yapana değil, en iyi yapana, en deneyimliye verilir. Türkiye’de restorasyon alanında çalışanlar bu durumu iyi bilirler. En iyi ve pahalı olan bir uygulamayı en ucuza yapana veren ihale süreci cehaletin damgasıdır. Bir saray bir muhallebici dükkânı gibi restore edilmez. Dolayısıyla uygulama düzeninin sonuçları Türkiye’deki her aydını utandıracak niteliktedir. İstanbul’u incelemek için gelen UNESCO heyetinin raporu hatırlanabilir. O raporun içerdiği gözlemler Anadolu’nun her köşesinde elli yıldır tekrarlanıyor.

Mardin gibi ara sıra gazetelere konu olan sözde tarihi kimliğini korumuş kentlerin bugün içine düştükleri durum (örneğin eski görkemli konutlara eklenen katlar) her duyarlı insanını saçlarını diken diken yapacak niteliktedir. Bu bağlamda kısa vadeli bir çözüm yoktur. Bu toplum ve onun demokratik temsilcisi katında korumayı amaçlayan bir tarih bilinci bugünden yarına gerçekleşemez. Çünkü topraktan hazine çıkarmak yarım yüzyıldır Türkiye ekonomisinin motoru oluşmuştur.

Türkiye’de tarih çevreyi yok eden toplumun kendisidir. Halkı, politikacısı, bürokratı, teknisyeni, akademisyeni elbirliği ile kentlerimizi ve anıtlarımızı, bir sömürge idaresinden daha zalim bir tavırla, spekülasyona, cahil müteahhide kurban ediyoruz. Bu bir uygar olamama gösterisidir. Buna karşı vurdumduymazlık da Osmanlı cehaletinin sürüp gittiğini gösterir